Karmaşık- Zeki Demirkubuz Söyleşisi…

Zeki Demirkubuz’un filmlerinin ismi gibi bir başlık atarak  Türkiye’nin değerli yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz’un söyleşi yolculuğuna çıkarayım sizi. Neden Karmaşık? Filmlerindeki karakterler kadar, yönetmenin kendi beyin dünyasını ‘karmakarışık’ tasvir etmesi bu başlığı uyandırdı bende…

9 Aralık Bursa  Nilüfer-Konakkültürevi’nde gerçekleştirilen sohbette, Zeki Demirkubuz’a dair tüm bilinmeyen yönlerini bu sefer filmlerinden değil, bizzat kendisinden dinledik. Yazgı, Bekleme Odası, Üçüncü Sayfa, C blok, Masumiyet, yönetmenin onlarca filminden sadece birkaçı… Hepsi o kadar gerçek, bir  o kadar hayatın içinden…

Söyleşiye gelen kişilerin ortak yorumu ise Demirkubuz’un filmlerindeki toplumsal trajediyi işlemesi, karakterlerinin bireysel hırsları, istekleri, inanışları, yenilgileri, mutsuzlukları eğiliminde olması dikkatlerden kaçmadı. Demirkubuz’un bu düşüncelere, eleştirilere karşı şu sözleri filmlerindeki karakterlerine, konularına ışık tutmaktadır:

İnsanlar, yönetmenler kadar, film izleyenler de kendi düşüncelerini, kendi gerçeklik duygularını oluşturarak bu konuda küçük bir eleştiri yapabilirler. Gerçeği, hiçbir süs, hiçbir değer katmadan kendi duygularını karıştırmadan önce gerçeği anlatmakla yükümlü olduğunu, bunun sadece yükümlülük değil bir ahlaki bakış haline getirdiği söylenebilir, Kaldı ki aydınlık, karanlık, umut, umutsuzluk meselesi ile ilgili  benim düşüncelerim, ben bunların nasıl ele alınırsa alınsın son tahlide ideolojik bir dokuya tekabül ettiğini düşünüyorum. Hatta Marksizmden, Kapitalizm’e, dinlere kadar hepsini içine alabilen ideolojik bir yaklaşım haline geldiğini düşünüyorum bu umutsuzluk meselesinin. Gerçek bir umudu taşımak için, gerçek aydınlık duygusuyla ilişki kurabilmek için önce, Albert Camos’un da dediği gibi ‘ne kadar kirli, ne kadar aşağılık olursa olsun, önce çıplak gerçekle yüzleşmek gerekiyor’. İyilik arayışını gerçekçi bir biçimde taşımak istiyorsak, önce o çıplak, saf görünümünde, süslemeden doğrudan yüzleşmek gerekiyor ki ancak bu gerçeklik duygusu yalın bir şekilde oluştuğu zaman insanlar da bu aydınlığa dair duygunun oluşacağını düşünüyorum…”

Demirkubuz’u ilk ‘C Blok’ filmini izlediğimde tanımış biri olarak Yönetmenin kendisiyle ilgili ve C Blok’ filmi ile ilgili eleştirisi beni şaşırttı şunu düşündürmeden de edemedi, sanatla uğraşanların birden dibe çöküşleri onların zirveye tırmanmaları adına aldığı bir güçtür ve Demirkubuz C Blok’u çektikten sonra, derinleşmemiş karakterlerin, bir tür yabancılık içinde, yeteri kadar özümsenmeden çekilen sahnelerin olması ve akabinde ‘utanmak’ duygusunu derinden hissetmesi ve 3 yıl ara vermiş olması ve ardından gelen müthiş ‘Masumiyet’ filmi… Demirkubuz C Blok’a bakarak ne yapmayacağımı anladım, böyle bir film çekersem yönetmenliği bırakırım özeleştirisinde tüm samimiyetini ortaya koydu.

Demirkubuz, Türk yönetmenler ve Türk filmlerini de sevdiğini ama en çok takdir ettiği, hatta imrendiği Hollywood filmlerini, oyuncularını çok beğendiğini dile getirdi; ‘20’li 30’lu yaşlarda olsaydım eğer Hollywood’da pişmek ister ve gerekirse orda film çekmek isterdim’ dedi. Al Pacino, Jack Nickholson gibi  Hollywood aktörleri  Demirkubuz’un sevdiği aktörlerden sadece birkaçı.

Demirkubuz, günümüzde romanları filmlerden izleyerek öğrendiğimizi, romanların sayfalarını çevirmek yerine görsel olarak izlemenin tercih edilmesinin edebiyatın gelişimini  olumsuz yönde etkilediği  görüşünde…

Yönetmen,  Zeki Ökten’in asistanı olarak bu mesleğe ilk başladığı yıllarda,  sinema dünyasını tanıdığını ve sinema ahlakını ondan öğrendiğini, kendi üzerinde emeğinin olduğunu saygıyla anarak bahsetti ve ilginçtir ki Zeki Ökten’in sinema tekniği, senaryo gereği söylediklerinin tam tersini yaparak bu günlere kadar geldiğini söyledi.

Son olarak değerli yönetmene karşı bir eleştirim; sinemada yer almak isteyen, film çekmek isteyen ve bu konuda gerek maddi gerekse manevi desteğe ihtiyaç kişilere asla yardım etmeyeceğini söylemiş olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Zira sanat dünyasında destek çok önemlidir, konularında usta kişiler yeni nesile bilgilerini paylaşacak ki sektör büyüyecek, gelişecek ve diğer ülkelerle yarışır hale gelebilecek, kaldı ki kendisine bu konuda yardım eden bir Zeki Ökten, v.s. olmasaydı belki de bugün Zeki Demirkubuz’u tanımıyor olacaktık her ne kadar Demirkubuz  filmlerinde özgün olmayı başarabilmiş olsa da…!

“Dizi Olduk Çıktık”

Değerli okurlarım, malum bu sene üniversite son sınıftayım, okulum bitecek. Bitirme tezimi vermeme az kaldı, final dönemi de yaklaştı. Bir yandan tezimi yazmakla uğraşıyor, finallere hazırlık yapıyor, İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği’nde(İGBD)  Web Sitesi eğitimlerine katılıyor, bir yandan da diksiyon eğitimine devam ediyorum. Düşünün artık kaça bölündüğümü…

2011 benim için çok yoğun başladı sanırım bu yoğunluk  böyle devam edecek. Bugün beni uzun zamandır  rahatsız eden bir konuya, televizyon kanallarındaki ‘dizi kirliliğine’ değinmek istiyorum. Şu sıralar televizyon izlediğimi filan düşünmeyin, buna zaten vaktim yok, izlemeye de gerek duymuyorum! Ama ülkemizde televizyon izleyici kitlesinin oldukça çok olduğunu unutmamak gerek!

Eylül ayından beri televizyonlarda sürekli yeni dizilerin fragmanları dönüyor. Hangi kanalı açsam yeni bir dizi! Başım döndü, takip edemez oldum. Televizyondaki envai çeşit dizilere fena takıldım. Sayamıyorum artık, o kadar çok varlar ki !…

Televizyonun ülkemizde izleyici kitlesi oldukça fazla evet bunu hepimiz biliyoruz. Bunun farkında olan dizi yapımcıları bu fırsatı kaçırmıyor, her sezon yeni diziler yapmaya devam ediyorlar, bu dizilerden birçoğu tutmadığı içinde yayından kalkıyor, yazık oluyor onca emeğe, oyunculara, set ekibine v.s… Yüzünü bir daha görmediğim kendini oyuncu sanan insanların fazlasıyla türemesi de cabası! Televizyonun bu durumu insanı fazlasıyla düşündürmüyor değil. Türk izleyicisi akşam işinden, okulundan geldikten sonra, hep dizi mi izlemek istiyor, yoksa dizi izlemeye mi zorlatılıyor?

Bu soruyu yapımcılara sorsak “insanların istemediği bir şey tutmaz, onlar istiyor bizde yapıyoruz” derler, peki ya seyirciye başka seçenek bırakılmıyorsa, haliyle seyircide bu dizileri izlemek durumunda kalıyorsa? Benim takıldığım diğer konu bu kadar çok dizinin olması, insanlar kaça bölünecek? O zaman ev içinde bireylerin birbirleriyle sohbeti filan kalmayacak, asosyal insanlar olarak hergün sanal dünyalara konuk olacağız demektir. Bu tercih meselesi, istenmezse televizyon izlenmeyebilir, ya da sadece haber kanalları, kültür, sanat, belgesel kanalları izlenebilir. Ama ülkemizde bilinçli televizyon izleyici kitlesi yok denecek kadar az. Bu durumda görev, televizyon kanallarına insanlara bu bilinci kazandırmak düşüyor.

Diziler yapılmasın demiyorum, elbette yapılsın, ama fazlası olunca kabak tadı veriyor artık. Kanaatimce dizilere verilen bu kadar para, emek, Türk sinemasına verilse ortaya görsel olarak kaliteli, yüksek ücretlerle yapılan dünya çapında ünü duyulmuş Türk yapımı filmler ortaya çıkar, ama ne yazıkki ülkemizde bu bilinç yok!

Aslında Türk seyircisi bu dizilerle uyutulmak isteniyor, bu da çok güzel başarılıyor, bu yüzden araştırmaya, okumaya zaman ayırılmıyor, okur-yazar oranı ülkemizde azınlıkta kalmaktan öteye geçemiyor. Aslında bu bir döngü, ülkenin ekonomik düzeyi, eğitim seviyesine; eğitim seviyesi ülkenin medyasına, sanatına, politikasına yansıyor. Bu zincirden biri bozuksa diğerlerini de etkiliyor. Bu zincir sistemini bütünüyle görmeli, bütünüyle eleştirilmeli, iyileştirilmeli.

Bu konuda hemen hergün yazan eğitimciler, yazarlar var. Ciddi ciddi rakamlarla konuşan, tehlikeyi sezdirmek isteyenlerin sesi, ülkemizde sadece yazılarda kalıyor, duyulmuyor, duyulmak istenmiyor! Kısacası herkesin işine geldiği gibi… Ne dersiniz hala umut var mı?