İş’te Kariyer Başlıyor…

Hayatımın kariyer planlamasında kırılma noktası yaşadığım bir dönemdeyim. Önümde seçenekler var, seçenekler arasında  vereceğim karar hayatımın bundan sonraki yıllarını şekillendirecek. İşte tam bu noktadayken  İş’te Kariyer projesi fikri doğdu. İş’te Kariyer bundan sonra web sitemin en gözde bölümünü oluşturacak.

İş’te Kariyer, iş hayatında kariyerinde çok iyi yerlere gelmiş, alanında uzman kişilerle  yapacağım röportajların yer alacağı bir bölüm olacak. Kısacası iş hayatından kesintileri buluşturacağım sizlerle. İş hayatına henüz atılmamış ya da kariyerin henüz başında olan kişilere ışık tutacağını düşündüğüm bu proje şimdiden sabırsızlandırıyor beni…

“Günümüzde iş bulmak oldukça zor”; Türkiye’de  her iki kişinin ağzından bu cümleyi duyarsınız.  Oysaki iş bulmak zor değil, zoru oluşturan iş bulmanın zor olacağı konusundaki önyargılarımız, kendi düşünce gücümüz. Düşünce gücünü besleyen ise, umutlarımız, hayallerimiz. İnsan istediği, azmettiği bir konuda karşısına hangi engel çıkarsa çıksın başarılı olabilir, bunu da beyin gücüyle başarır. Kariyerinde iyi yerlere gelmiş kişilerle yapacağım röportajlarda aslında iş bulmanın, kariyer basamaklarını tırmanmanın  o kadar da zor olmadığını onlardan tecrübe edineceğiz.

İş’te Kariyer ile, bundan sonra haftada bir gün bir kariyer yolculuğuna çıkacağız, yolculuğumuz başlasın…!

Kış Ayında Yaz Günü Yaşamak Gibi…

Sabahın ilk ışıkları şehre yansırken, yavaş yavaş hareketlenen şehrin sesi yankılanır, ılık rüzgar eşliğinde pencereden içeri… Gökyüzüyle bütünleşmiş denizin mavisi… Kayalara çarpan denizin dalgalarının sesi… Böylesi güzel bir yaz sabahında zorla terkedilen yatağın ardından, çeşmeden akan buz gibi su ile ayıkılır ve gün o dakikadan itibaren başlar.

Dalından koparılmış taze portakalın suyu, mis gibi kokan kızarmış ekmek, tereyağı, kaymak, meyve reçelleri, taze peynir, zeytin ile zengin kahvaltı sofrası hazır bile! Kahvaltı sofrası yenilmeyi bekleyedursun, pencereden gelen mis ıslak toprak kokusu, mayhoş eder insanı ve yaz günlerinin vazgeçilmezi ‘yaz yağmuru’ yağmaya başlar çisil çisil…

Bahçedeki kirazların, eriklerin sabah banyosu başladı bile. Bahçedeki mis koku, toprak kokusuyla birleşince düşünün artık o yaz sabahını… Kahvaltı görevini yapar ve kalkar artık sofradan. Sırada bekleyen bahçe meyveleri…

Dalından teker teker koparılır, kırmızılar, yeşiller, morlar, sarılar… Tabaklarda rengarenk, ışıl ışıl… Hamakta sallana sallana yenen meyve keyfi. Ilık esen rüzgarda sıra mini şekerlemede şimdi. Bir pazar yaz sabahında, telveli kahve kokusu uyandırır insanı şekerlemesinden. Bol köpüklü, orta şekerli, mini fincanda nazlı nazlı belirir. Kahve hüpürdete hüpürdete içilir, bir dilekle kapatılır, falın sihrine bırakılır.

Derken saatin tik tak sesi uyarı verir, birazdan arkadaşlar gelecektir çünkü, görev sırası Güneş’in sıcaklığında, yemyeşil çimenlerde… Yaz kokusu ılık  rüzgarla birleştiği yerde insanı mestededursun tam o sırada  kapının zili çalıverir, pazar günün eğlencesi arkadaşlar kapıda belirir, hoş sohbet, en içten atılan kahkalar sonrası, sırada ‘barbekü partisi’. Açlığın zili çalmıştır artık. Ve işte eğlence başlasın…!

 

Terzi Yamağı Barbaros Şansal…

Hayat çok küçük yaşlarda, marjinal bir ailenin çocuğu olarak başlamış onun için. 2 ihtilal, 3 harekat tecrübesi, 9 yıl süren sürgün hayatı, babaannesi ile  yaşamak zorunda kalan ve her sene mecburi okul değişiklikleri, takdir tastik misali…

Marmara Üniversitesi İktisadi Ticari ilimler Akademisi İşletme Fakültesi ile başlar lisans hayatı, 7 Kasım  1980 yılında Londra’ya kaçan Şansal, bir arkadaşının doğum kağıdıyla okumak zorunda kalmıştır, Londra’da  gömlek satıp geçinmeye başlar, tırnaklarıyla kazıyarak bugünlere kadar gelmiştir ve Türkiye’nin en önemli modacılarından olmuş, kendisini Terzi Yamağı  Barbaros Şansal olarak adlandırarak bir marka yaratmıştır.

29 Ocak 2011 tarihinde Bursa Uludağ Üniversitesi Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde Barbaros Şansal söyleşisine katılan şanslı insanlardan biriydim. Hayatına, mesleğine dair tüm bilinmeyenleri, sivri zekası ve engin tecrübeleriyle ondan dinlemek çok keyifliydi.

Dahiler kolay yetişmiyor hayatta ve ne yazık ki ülkemiz kendi yetiştirdiği değerlerine yeteri kadar önem vermiyor, yüceltmiyor, karalıyor adeta… Yıllardır söyleşi için Anadolu’da birçok üniversiteye giden Şansal, bazı üniversiteler tarafından artık kabul edilmiyor, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, sivri dili, dobra tavrından dolay sözde eğitim, öğretim, bilim kurumları tarafından kabul görmüyor!

Barbaros Şansal’ın insana dair tesipiti, altı çizilesi satırlar: ” Biz renkli yaratıklarız, biz canlılar, insanlar doğadaki diğer canlılardan çok farklı yaratıklarız, çünkü insan merkezli yaşıyoruz ve doğada doğal seleksiyonun içinde engelli üreten ve engellisiyle yaşayan tek canlı türüyüz. Fiziksel engeller bazen tedavi edilir ya da edilemez ama düşünsel engeller her zaman kroniktir, sabittir! ” 

“Renkli bir hayatımız var bizim, benim mesleğim renkli, ben 7 yaşında babaannemin yanında o devrin Cumhurbaşkanın eşi Mevhibe İnönü’nün günlük elbiselerinin düğmelerini dikerek başladım, yaz tatillerinde…” Küçük yaşlarda mandalları birleştirerek renk renk, irili ufaklı sandalyeler yapmış, yaratıcılığının ekmeğini küçük yaşlarda kazanmaya başlamıştır. Kendi mesleğini yani terziliğin rengini ise kırmızı olarak tanımlar, neden kırmızıdır terzinin rengi? Şöyle devam eder Şansal, “Gelinlikler bütün ülkelerde , bütün kültürlerde aslında kırmızıdır. Anadolu’muzda da gelinliğin rengi kırmızıdır, kınamız, kurdelemiz, bayrağımız kırmızıdır o yüzden biz sembol olarak Terzi’yi kırmızıyla özdeşleştiriyoruz” demiştir. “İyi elbise giyilmez içine girilir, nereden kapandığı belli olmamalıdır ki, sizler o giysiyi istediğinize açtırabilin.”

Popüler kültürü esir alan gençliğe, yeteri kadar okumayan, araştırmayan, televizyonlar tarafından her gün uyuşturulan gençliğe, sadece modadan değil, siyaset, sanat, kültür, politikaya dair kendi donanımlarını, kendine has vecizelerle anlattı. Ülkemizde, metrekareye bir modacı düştüğünü, her profesör damgasını yiyenin eğitmen olmadığını, duvarları diplomalarla dolu olan doktorların şifa dağıtmadığına kadar birçok konuda gözlemlerini paylaştı.

Salondaki gençlerden ülkemizin milli markalarını saymasını istediğinde, sayı elimizin parmaklarını geçemedi bile. Salondan “Sümerbank” sesi yükselince Şansal Sümerbank için hazin bir hikaye olduğundan bahsetti. Şansal Sümerbank’a dair; “Nazilli Sümerbank ulusal sermayemizin en önemli kalelerinden biriydi, dünya deviydi. 52 şubesiyle, 17 entegre tesisiyle, milyonlarca dönüm tarım alanları ve işlemeleriyle, banka şubeleriyle, madencilik işletmeleriyle, sosyal tesisleri, eğitim kurumları ve yayınlarıyla ne yazık ki bitirildi” dedi.

Barbaros Şansal, Türkiye’nin en önemli modacılarından Yıldırım Mayruk’un atölyesinde çalışmaktadır. Yıllardır Mayruk ile birlikte birçok ünlü kişileri giydirmişler, çok sayıda başarılı defilelerin altına imza atmışlardır. Mayruk’tan ve Şansal’dan modaya dair eğitim almak isteyen genç tasarımcılara ise daha önceden okul yönetimiyle konuşmak kaydıyla Yıldırım Mayruk Moda Laboratuvar’ında  ücretsiz sürekli eğitim( karşısında sertifika imzalamak kaydıyla) ulusal anlamda eğitim kampanyaları düzenlenmektedir. 20 kişiyi geçmeyen gruplara cumartesi günleri 8 saatlik eğitim verilebilmektedir.

Şansal’ın her cümlesi biz gençler için bir altın değerindeydi, ve son olarak bakın biz gençlere hayata dair şunları söyledi: “Ülkesi, ilkesi ve ülküsü olmayanların yaşama hakları olmaz, o yüzden vargılarınızı ve sangılarınızı yangılara döndürmek için algılarınızı açın.”

İşte Mucize Bu olsa Gerek!

Az önce Uğur Dündar’ın ‘Arena‘ adlı programına rastladım CNNTürk kanalında. Bitkisel hayatta 6 ay boyunca kalan ve yaşamasına ihtimal verilmeyen bir kızın, annesinin azimle, inançla ve büyük çabalarıyla kızını yeniden hayata döndürmesini anlatan hepimiz için örnek olacağına inandığım bir hikayeye tanık oldum. Bu güzel paylaşımı için Uğur Dündar ve Arena ekibine teşekkürlerimi iletmek isterim.

“ESKİŞEHİR Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü öğrencisi olan, İngilizce ve Almanca bilen Neslihan Köse yılbaşı tatilini, annesi Radyoloji Uzmanı Dr. Hale Kabacaoğlu Köse ve babası Üroloji Uzmanı Dr. Ahmet Köse ile geçirmek için 30 Aralık 2001 tarihinde Bursa’ya gelmiştir. Akşam duş almak için banyoya giren kızının uzun süre çıkmamasından şüphelenen Dr. Köse, yerde hareketsiz halde yatan kızının kalbinin durduğunu fark eder ve  yaptığı masajla kızının kalbini yeniden çalıştırır ve Neslihan hastahaneye kaldırılır. Karbonmonoksit zehirlenmesi nedeniyle komaya giren Neslihan Bursa Devlet Hastanesi’ndeki ilk müdahalenin ardından Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Ardından Haydarpaşa GATA’da 2 ay kalan Neslihan, annesinin isteğiyle Ankara Bilkent TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi’ne yatırılmıştır. Neslihan’ın çekilen MR’ında tıpta ‘atrofi’ diye tanımlanan beyin hücrelerinin tamamına yakınının ölü olduğu görülmüştür. Yaşamından umut kesilen ve beyin ölümünün gerçekleştiği söylenen Neslihan Köse’nin bu durumu anne Radyoloji uzmanı Dr. Hale Kabacaoğlu’nun umutlarını kırmaz, uzun çabaları sonucu Neslihan yeniden hayata döner.”

Bitkisel hayatta olduğundan  vücudu kasılan, etkiye tepki göstermeyen, gözlerinde herhangi bir hareket görülmeyen Neslihan’a annesi  Dr. Hale Kabacaoğlu, terapi olması için ve müziğin gücüne olan inancı ile hergün MOZART’ın eserlerini dinletmiş, vücudunun felç olmaması için sürekli pozisyon değiştirmiş, ayaklarına ve kollarına masaj yapmış, geri çekilen dilini dudaklarına sürdüğü çikolata ile çözdürmüş tüm bunların karşısında Neslihan’ın tepkilerini onun için oluşturduğu günlüğe yazmıştır.

Annesinin bu çabaları sonucu günden güne Neslihan tepki vermeye başlamış  ve sonunda Neslihan bitkisel hayattan kurtulmuştur. Uyandığında ise Neslihan geçmişine dair hiçbir şeyi hatırlamamış, tıpkı yeni doğan bir bebek gibi konuşmayı, hiçbirşeyi bilmemektedir. Annesi büyük bir azimle ona her şeyi yeniden, sil baştan anlatmış ve eğitim aldırmıştır.

Hikayeyi dinlerken adeta televizyona kilitlendim, bir mucizeyi yaratan anne Dr. Hale Kabacaoğlu’na hayran kaldım. Herşeyden önce o bir anneydi ve onun çok kutsal bir mesleği vardı, mesleğinden aldığı güç ve anneliğin verdiği hassasiyet ile kızını deyim yerindeyse mezarından çıkardı, bu olay tüm Türkiye’ye ve Dünya’ya örnek olmuştur olmalıdır da!!!

Uğur Dündar’ın  programına Neslihan iyileşmiş olarak annesiyle birlikte  programa katılmıştı. Neslihan’ın hayata tutunan gözlerinin ışıltısı, programda söylediği İngilizce ve Türkçe parçaları, DÜNDAR’ın sorularının karşısında verdiği mantıklı cevapları karşısında işte bu bir ‘mucizedir’ dedim!  Bu mucizeyi yaratan Anne Dr. Hale Kabacaoğlu’nu ayakta alkışlıyor, onu yürekten bir kez daha kutluyorum…

Bir 4 Yıl Daha Eksilir Hayatımdan…!

Nereden başlayayım bilemedim anlatmaya, ama şu bir gerçek ki hayatımdaki bir 4 yılı daha, bir üniversite hayatını geride bıraktım. Doğduğum, alıştığım şehrimi, ailemi bırakıp geldiğim şehir, 4 yılda neler vermiş, neler almış benden, ne kadar yenilemiş beni… İnsanın en ağırına giden, akıp giden zamanın, değerini anlayan için hızla geçmesi, bugünlerinin özleneceğini, aranacağını bilerek veda etmesi her geçen gününe, saatine, gençliğine…!

Aslında ne kadar kalmak istesem de bugünlerde, bir o kadar da gelecek zamana sımsıkı sarıldım, bilemediğim, henüz kestiremediğim geleceğimin aydınlığına açtım gözlerimi… Çünkü zamanın kuralını biliyorum, geçmişte takılıp kalsam zamana yenileceğim aşikar; bir kere ‘yaşanır’, bir kere ‘doğulur’, bir kere ‘ölünür’, ve insan bir kere ‘çocuk’, ‘genç’, ‘yaşlı’ olur. Hiçbir şey durağan mı ki biz insanoğlu durağan kalalım!

Alışkanlıklar kötüdür,  vedası sancılı olur, her yeni başlıngıçlarda olduğu gibi…  Daha düzenli bir hayata, sınırların ötesine taşmayan bir yaşama, daha katı kurallara, dahada yaklaştım sanırım. Yanıma aldığım bavulum sağlam, ben bu bavuluma, nice dostluklar, güzel hakiki, samimi arkadaşlıklar, anılar, yaşanmışlıklar, alınmış hayat dersleri sığdırdım, onlardan kuvvet alarak hayat okuluna hazırım, ama aslında o hayata da hazır değilim!

Çünkü hayatın hiçbir evresine hazırlıklı başlayamıyoruz, zamanın içinde gardlarımızı alıp, yenile yenile yenmeyi öğreniyoruz! Çünkü hiçbir problem birbirine benzemiyor ki  formülü olsun ve  uygulansın.

Bu yaşımda bundan belki 10, 20, 30 yıl sonraki ben Elif’e  şu sözleri söylemek isterim; “evet hayat sandığımızdan da kısa, kaç yaşında olursan ol, ne yaşamış olursan ol, içindeki umudunu, gözlerindeki ışıltını, çocuksu ruhunu en önemlisi kalbini asla kaybetme, anı dolu dolu yaşamaya devam et ve ellerinle yoğuracağın hamurların mayasını öyle bir vermiş ol ki, o aynanın yansıttıklarında yaşamaya devam edebilesin…!”

JAPON BALIKLARI ve FELSEFESİ

Geçen gün kütüphanemi karıştırırken çok güzel bir kitap geçti elime. Hayata dair öykülerin anlatıldığı, bilgi dolu, ışıl ışıl bir kitap. Kitabın ismi; “Hayata Yön Veren Hikayeler”. Kitap Ostim Vakfı Yayınları tarafından çıkarılmış. Bu kitaptaki öykülerden seçtiğim hikayeleri ara ara yer vereceğim yazılarımda. Gelelim hikayemize. Hikayemizin ismi “Japon balıkları ve felsefesi”

*JAPON BALIKLARI VE FELSEFESİ

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.

Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.

Ancak japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.

Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.

Balıkçılar nasıl olacakta Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?

Siz olsaydınız ne yapardınız?

Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.

Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?

Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı?

Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir. 1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere ‘insanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder.’ Ne kadar akıllı, azman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.

Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi. Buradan da görüleceği üzere problemlerden uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir.

Problemimiz çok çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.

Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.

 

* Hayata Yön Veren Hikayeler II, Ostim Vakfı Yayınları.

KOSGEB Girişimcilik Eğitimi’nin Kazandırdıkları…

Değerli okurlarım, KOSGEB Girişimcilik Eğitimleri başladı. Düzenli olarak eğitimlere katılıyorum, dersler çok zevkli geçiyor, iş sektörü hakkında çok aydınlatıcı bilgiler alıyoruz. Bu bilgileri uygulamalarla destekleyerek pekiştiriyoruz. Umarım yeni kuracağım şirketim açısından başarılı bir girişimcilik örneği sergilerim,bunu zaman gösterecek.

Eğitimin bana kattığı çok şey oldu diyebilirim. Öncelikle kendinize güveniniz  artıyor, yapacağınız işe daha çok odaklanıyorsunuz, kuracağınız iş ile ilgili işin finansmanından, pazarlamasına, iş bölümüne kadar geniş bir yelpazede en ince detayları düşünüyor, projenizi sorguluyorsunuz.

“Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı koşan aslandan daha hızlıkoşması gerektiğini, yoksa ona yem olacağını bilir. Afrika’da her sabah bir aslan uyanır. En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa açlıktan öleceğini bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın önemi yok, yeter ki her sabah kalktığınızda koşmanız gerektiğini bilin.” cümlesiyle başladı H. Tülin Tüzün hocamız derslere.

Koşmaktan yılmayan insanlar, başarılı girişimci örneği sergiliyor, çoğu zaman yoktan var ediyorlar. Bu örnekler ülkemizde mevcut. Örneğin, ev hanımları, el becerilerini değerlendirip bugün bir şirket sahibi olabiliyor,  dünyada ülkemizi temsil edebiliyorlar. Ülkemizin insanları, parlak projelerini hayata geçirebiliyor, yeni ürünlerinin patentini alarak dünya pazarına sunabiliyorlar. Bu örnekler ülkemizde gitgide çoğalmaya başladı. Artık bilgiye, teknoloji sayesinde kolaylıkla ulaşabiliyoruz, önemli olan ham bilgiyi işleyip insanların önüne sunmak olduğunu düşünüyorum.

Bugünkü dersimde hocamızın tecrübelerinden edindiği bilgiler ışığında anlamlı bir cümle duydum ve sizlerle paylaşmak istiyorum. “Girişimci olmadan önce, şirketimi kurmadan önce, akvaryumda balıktım, yem atıyorlardı bana ve ben o yemle besleniyordum, ama şimdi okyanustayım, kendi yemimi kendim yakalıyorum, çoğu zaman aç kalıyorum, ama yemimi yerken zevkle yiyorum”

Önemli olan hayatta büyük sularda mücadele etmek, bırakmamak, yılmamak, güvenmek, araştırmak, okumaktır. Bunu başaran insanlar bugün yarattıkları markalarla var oluyorlar. Kısacası hayatta risk almaktan korkmayın, hayat avuçlarınızın arasında !

“İnsanın Anayasası”

“Kan yasasi bu insanin/Üzümden şarap yapacaksın/Çakmak taşından ateş/Ve öpücüklerden insan!
Can yasasi bu insanın/Savaşlara yoksulluklara/Ve binbir belaya karşın/İlle de yaşayacaksın!
Us yasası bu insanın/Suyu şavka döndürüp/Düşü gerçeğe çevirip/Düşmanı dost kılacaksın!
Anayasası bu insanın/Emekleyen çocuktan/Uzayda koşana dek/Yürürlükte her zaman.”

Can Yücel bu mısralara dökmüş insanı, “İnsanın Anayasası” adlı şiirinde. Hayatın başrol oyuncusunu anlatmış. Hergün yeni bir maske takan, rolden role koşan varlık insanı anlatmaya çalışmış bugüne kadar birçok şair, yazar. Ama kimse anlayamamış insanı, hakkında kesin yargıya varamadan öyle kabullenmiş, formüller atmış ortaya, ya tutarsa misali…!

Yaşamın her safasında yeni şeyler öğreniyor, kendimizi geliştirerek her an yeniden büyüyerek ilerliyoruz hayat yolculuğumuzda. Uğradığımız her kıyıdan alacağımızı alıyor, sakin limanlarda dinleniyor, inceleme sonucu bir ayıklama yapıyor atıyoruz bir kenara işimize yaramayanları. Lisede Bir edebiyat hocamın bir lafı vardı, garip gelmişti ama söylediği son derece doğruydu ve şöyleydi; “Herkesin herkesle çıkarı vardır, anne-çocuk arasında bile çıkar vardır” demişti. Gerçekten de öyledir. Bir bebek açtır ve açlığını annesi giderir, bakıma muhtaçtır örneğinde olduğu gibi…

İnsan toplumsal bir varlıktır. Tek başına dünyaya gelir, tek başına veda eder, tektir, eşi benzeri yoktur, yalnızdır kendi içinde ama tek de yaşayamaz. Topluma karışır insan, düşünür, yazar, çizer, yaratır, oynar, yer, içer, tüketir… Tehlikelidir, ne zaman ne yapacağı kestirilemez bazen. Ama aynı zamanda değerlidir, çünkü dünyada başka hiçbir varlığın sahip olamadığı “düşünme” yeteneğine sahiptir. Güçlüdür beyni, imkansızı yaratır, hayal eder, kurar, planlar ve uygular. Ha bir de düşmanı vardır. Thomas Hobbes der ki; “insan insanın kurdudur.” İnsanı tüketen de yine insandır.

Türlü oyunlar yaparız beynimizle ve çoğu zamanda o kurduğumuz oyuna gerçek olmasa bile önce beynimize inandırırız sonra çevremize. Hayat oyunumuza katılanlar ve inananlar hep bizimledir ve iyi oyuncudur. Oyunumuza burun kıvıranlar kötü oyuncudur. Böyle kodlarız çevremizi.

İnsanın en güçsüz olduğu, en ilginç anı ‘ağladığı’ andır. Ağlamak, acizlik demektir  birçok insana göre. İlginçtir ki, ağlamak o kadar gerçektir ve yalındır, insanın en kendi olduğu zamandır, ve  ağlamak bir insana  çok yakışır. İçindeki nefreti de güzelliği de gözlerimizden akan yaşlar yansıtır.

Son kez Mevlana’nın çok sevdiğim bir şiiriyle yazımı noktalamak istiyorum. Mevlana der ki;

Güneş gibi ol şefkatte,merhamette/Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte/Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.

Toprak gibi ol öfkede tevazuda, mahviyette.

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

Yaşamak Güzel Şey…!

Şimdi toparladım odamı, attım fazla, gereksiz ne varsa çöpe… Varlıkları ayrı dert bence fazlalıklar hayatımızda… Bir de güzel temizlik yaptım, eski yıla ait faturalar, notlar neler varsa yok oldular birden. Bir oh çektim, rahatladım resmen…

Şimdi beyin temizliğinde sıra, gereksiz, saçma ne varsa kaydetmiş, depolamış beyin. Ruhu arındırmakta asıl marifet. Şu insanları bir türlü anlayamıyorum. Hayatlarında düzenli temizlik yaparlar, düzenli olarak eve kadında çağırırlar temizlik için, mis gibi olur ev, ofis her neresiyse artık, ama kendi ruhları, bedenleri söz konusu olunca, fazlalık ne varsa bir ömür taşırlar ruhlarında, bedenlerinde, büyük bir  marifetmiş gibi…

Yok alıştırdık biz ruhumuzu yormaya, hamal değil mi bu beden taşısın ağır ne varsa. Müstehak insana rahatlık ciddiyim batıyor. Şu sıralar mutluluğu çok gören mutluluğun kendisini ‘mutsuz ettiğini’ düşünen insanlara şahit oluyorum, onları  şaşkınlıkla dinliyor, söylediklerine anlam veremiyorum doğrusu. İşin aslı o insanlar henüz mutluluğu tatmamışlar bence. Çünkü hayatlarında olumlu hiçbirşeye açmamışlar kapılarını, mutsuzluğa sığınıp melankolik yaşamı tercih etmişler hayatlarında kolaya kaçmışlar bir nevi. Ben onları onlarla bıraktım…

Kendimden biliyorum, küçücük şeyleri büyütüyor, sorunları dağ gibi yapıp kendimle mücadele ediyorum resmen. Bana ve ruhuma bir artısı oluyor mu diye sorduğumda, benden çok şey götürüyor orası kesin. Ben böyle mutsuz şımarık kızı oynadığımda, çevrem de bir süre sonra iteliyor beni. Benim gibilerin çokluğunu düşünürsek, birde bakmışız mutsuz bir toplum olup çıkmışız.

Birde mutsuzluğun dibine vurmuş, acının en kötüsünü yaşamış ama her şeye rağmen gülümseyebilen, hayata duruşları dik olan  insanlar var. Onlar asıl hayattan zevk alan, yaşamasını bilenler bence. Beyinleri gereksiz, saçma ne varsa otomatik olarak beyinden  atmaya alışmış, hayatın gerçek sorunlarıyla mücadelelerinde  çözümler üretebilen yegane insanlar… Baştan beri anlatmaya çalıştığım bu, değerli okurlarım, mutluluk kendi içimizde ise, e bu da kendi elimizde ise, o hiç yakalayamayacağımızı sandığımız ‘mutlu yaşantımızı’ uzaklarda aramak niye?

Kendi kendinizle başbaşa kalın bir gün, dilediğiniz ne varsa yapın ama kendinizle olun,yılın bir gününüde kendinize ayırın. Hayatınızdan, kafanızdan atmak istediklerinizin listesini yapın, birde hayatınızdan, ruhunuzdan atamadıklarınızı yazın bir listeye. Listeden çıkartamadıklarınıza sımsıkı sarılırın, çünkü sizleri var eden, mutlu eden, güçlü eden sizden parçalardır o atılamayanlar! Listedeki atılacaklara ise, dönüp bakmayın bile, eminim onlarında kalmaya niyetleri yoktur, salıverin gitsinler hayatınızdan. Atın ki hayatınıza bundan sonra gerçekten değer katabilecek şeylere bolca yer kalabilsin!!