“Mutluluğun 7 Anahtarı”

Hava bulutlu, ağır gri bulutlar şehrin üstüne çökmüş, denizin mavisi yerini gri ve gri tonlarına ter etmiş, şehir her zamankinden boğuk, basıktı. Üç katlı bir bina, çatı katının balkonundan esen ılık esinti, saatin tik tak sesi yaşının verdiği tok sesle birleşiyor, sessizliğin içinde fısıldıyordu. Derken evin önünden geçen tren vagonlarının ani sesi fısıltıyı yok etti.

Çok sevdiği evinde, çocukluğunun geçtiği çatı katındaki balkonda belirdi. Gözlerinden farksız gökyüzündeki görüntüye , gözleri buğulu bakıyordu, belli belirsiz… Kaybolmak istiyordu orada… İçeriden gelen eskinin nahoş kokusu, dışarıda yeni hayatla birleştiği yerde yalnızlığını derinden hissettiği an oluvermişti…

Çocukluğunun geçtiği bu eski eve, hayattaki tüm sorumluluklarını kenarda bırakıp gelirdi. Annesini, babasını kaybedeli yıllar olmuştu. Her geldiğinde kütüphanenin tozlu raflarına dalar, annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulayıp öyle giderdi, kendince rutin bulduğu hayatına.

Herkesten kaçtığı sığınaktı sanki bu ev… Nedenini bilemediği, çözemediği sorunlarla baş başa kaldığı, boğuştuğu tek adresti burası. Ona çok şey anlatıyordu bu ev. Sessiz film gibi geçmişin her sahneleri canlanıyordu evin her köşesinde . Kafasındaki soruların cevaplarını, mutsuzluğunun sebeplerini ne geçmişte, ne bugünde, ne de yanında arar gibiydi. Sonu dehliz sonsuz boşluğunda yapayalnızdı kendince…

Mutluluk bu kadar mı uzaktı, ya da bu kadar mı cevapsız… Ya çok uzağında, ya çok yakınında, ya da hiçbir yerde… Mutluluk neydi? Düşünce denizinde yüzerken, çok sevdiği karısı, çocukları gözleri önüne geliyor, hayalinde onlara yaklaştığı anda görüntü kayboluyordu. Onlarda alışmışlardı onun bu durumuna, bu eve arada gelip kafasını dinlemesine ses çıkarmıyorlardı.

Ya yeniden doğmalı, ya da olmak istemediği kişi olmalıydı? Derin düşüncelerini, kapının çalan zil sesi bozmuştu. Şaşırmıştı, bu eve geldiğinde pek zilini çalan olmazdı, her geldiğinde eski komşularıyle bir “selam” dışında hiçbir muhabbeti yoktu. Kapıyı açmakla, açmamak arasında kaldı. Zil ısrarla çalmaya devam ediyordu. Son kararı kapıyı açmak oldu.

Karşısında yüzünü zar zor çıkardığı, çocukluk arkadaşı, eski komşusunun oğlu vardı. Gördüğü bu kişi artık yürüyemiyor tekerlekli sandalyeye mahkum hayatını devam ettiriyordu. Yanında sağır, dilsiz karısı vardı ve ellerinde dumanı tüten bir de yemek…

-“Yılların eskitemediği çocukluk arkadaşım… Evde olduğunu duydum, seni görmeden gitmek istemedim. Eşim elleriyle yaptı, afiyet olsun, sağlıcakla kal!”

Karısına baktı, o da kocasını onaylar gibi sağır ve dilsiz olduğundan el hareketleriyle kocasını onayladı. Karşılığında verdiği cevap basit bir teşekkürdü sadece. Kapıyı kapattı. Her ikisinin gözlerinde gördüğü gülen ışıltılı gözleri gitmiyordu aklından… Oysaki ikisininde sahip olamadığı, engelleri vardı; ama aynı zamanda tüm bunlara rağmen hayata tutunmuş mutlu ifadeleri de…

Balkona attı kendini. Artık yorgun bedeni, beynini taşıyamıyordu. Sonra balkon camına yansıyan görüntüsüne ilişti gözü. Gözlerini kapattı önce, sonsuz karanlıktan başka bir şey göremiyordu gözü, sonra kulaklarını kapattı iyice, etrafındaki sesleri duyamaz oldu, masanın üzerindeki sıcak yemeği bir an tadamadığını düşündü sonra, bacaklarına ilişti gözü. Bacaklarını hissetmediğini düşündü ve olduğu yerde düştü…

Onların engelleri vardı, ama hayatta tutunacakları umutları ve sahip oldukları diğer şeyler vardı. En önemlisi birbirlerine olan destekleri vardı… Önünde mutlu olmaması için ne bir engel, ne de bir sorun vardı. Dünyanın 7 harikasına sahipti: Görmek, tatmak, işitmek, yürümek, konuşmak, hissetmek, koklamak.

Mutluluğu, havanın gümüş renginde, denizin ufuk çizgisinde arayan adam mutluluğu uzaklarda değil, kendinde olduğunu artık anlamıştı. Tüm bu artılarının yanında, en büyük hazineye “aileye” sahipti.

Ceketiğini aldığı gibi çıktı evden… Her şeye sahip olan adamın ” desteği” olan ailesinin yanına koşmaktaydı sıra. Mutluluk, yerini bulmuştu, miskin, sessiz eve yerleşti…

O günden sonra o eve bir daha hiç kapanmadı. Derin düşünceler, yerini ailesiyle geçirdiği mutlu dakikalara bıraktı. O ev, arada annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulamak için uğranılan ev olmuştu artık. O ev, bir daha hiç bu kadar sessiz ve miskin olmadı…

2009 yılında İzmir Doğa ve Kültür Derneği’nin düzenlediği ‘mutluluk’ adlı öykü yarışmasına katılmıştım. Yarışma sonunda yarışmaya katılan öykü yazarlarının ‘mutluluk’ konulu öykülerinin toplandığı bir kitap ortaya çıktı. Bu kitapta benim de öykümün yer aldığı “Mutluluğun 7 Anahtarı” adlı öykümü paylaştım sizlerle, sevgiler…

Bir 4 Yıl Daha Eksilir Hayatımdan…!

Nereden başlayayım bilemedim anlatmaya, ama şu bir gerçek ki hayatımdaki bir 4 yılı daha, bir üniversite hayatını geride bıraktım. Doğduğum, alıştığım şehrimi, ailemi bırakıp geldiğim şehir, 4 yılda neler vermiş, neler almış benden, ne kadar yenilemiş beni… İnsanın en ağırına giden, akıp giden zamanın, değerini anlayan için hızla geçmesi, bugünlerinin özleneceğini, aranacağını bilerek veda etmesi her geçen gününe, saatine, gençliğine…!

Aslında ne kadar kalmak istesem de bugünlerde, bir o kadar da gelecek zamana sımsıkı sarıldım, bilemediğim, henüz kestiremediğim geleceğimin aydınlığına açtım gözlerimi… Çünkü zamanın kuralını biliyorum, geçmişte takılıp kalsam zamana yenileceğim aşikar; bir kere ‘yaşanır’, bir kere ‘doğulur’, bir kere ‘ölünür’, ve insan bir kere ‘çocuk’, ‘genç’, ‘yaşlı’ olur. Hiçbir şey durağan mı ki biz insanoğlu durağan kalalım!

Alışkanlıklar kötüdür,  vedası sancılı olur, her yeni başlıngıçlarda olduğu gibi…  Daha düzenli bir hayata, sınırların ötesine taşmayan bir yaşama, daha katı kurallara, dahada yaklaştım sanırım. Yanıma aldığım bavulum sağlam, ben bu bavuluma, nice dostluklar, güzel hakiki, samimi arkadaşlıklar, anılar, yaşanmışlıklar, alınmış hayat dersleri sığdırdım, onlardan kuvvet alarak hayat okuluna hazırım, ama aslında o hayata da hazır değilim!

Çünkü hayatın hiçbir evresine hazırlıklı başlayamıyoruz, zamanın içinde gardlarımızı alıp, yenile yenile yenmeyi öğreniyoruz! Çünkü hiçbir problem birbirine benzemiyor ki  formülü olsun ve  uygulansın.

Bu yaşımda bundan belki 10, 20, 30 yıl sonraki ben Elif’e  şu sözleri söylemek isterim; “evet hayat sandığımızdan da kısa, kaç yaşında olursan ol, ne yaşamış olursan ol, içindeki umudunu, gözlerindeki ışıltını, çocuksu ruhunu en önemlisi kalbini asla kaybetme, anı dolu dolu yaşamaya devam et ve ellerinle yoğuracağın hamurların mayasını öyle bir vermiş ol ki, o aynanın yansıttıklarında yaşamaya devam edebilesin…!”