Sigma Center Genel Müdürü Yılmaz Altaş ile Kariyer Yolculuğu…

İş’te Kariyer okuyucuları için ilk röportajımızı  Sigma Center Kalite Yönetim Sistemleri Danışmanlığı Ltd. Şti. Genel Müdürü Yılmaz Altaş ile gerçekleştirdik. Yılmaz Altaş ile  Sigma Center’ı, Sigma Center’ın geleceğini, projelerini, kendi  iş tecrübelerini, hayatını konuştuk…

 1- Yılmaz Bey, çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi? Hayallerinizin peşinden mi gittiniz?

 Neleri hayal ettim… Nasıl bir çocukluk yaşadım biraz ondan bahsedeyim. Afyon Bolvadin’de babam ilkokul 3’ten, annem ilkokul 3’ten terk. Babam esnaf, annem ev hanımı. O dönemde okuma yazmayı çözen çocukları okuma yazmayı öğrendin yeterli diye okuldan alıyorlar. Daha sonra annem unutmuş okuma yazmayı. Ben çocukken sokaklardan gazete parçalarını toplar onları kurutur,okumaya çalışırdı.  60’lı yıllar… Dedemin bir bahçesi var, babam ordaki esnaflardan bir tanesi ve ben neler yapıyorum, ilkokula gidiyorum, kuran kursuna gidiyorum. İlkokulun en iyisiyim, kuran kursunda kötüyüm. Hoca mutlu değil, çünkü ben hep sorguluyorum, anlamıyorum, hoca da beni anlamıyor. O dönemde televizyon, oyuncak, v.s. yok. Telden oyuncaklar yapıyorum kendi kendime. Bir komşumuzun pensesi var, o penseyi zaman zaman ondan alıp, sokaktan topladığım tellerle arabalar yapıyorum, sonra sokaktan topladığım tellerle yaptığım tel arabalar beğenildiği için bunun ticaretini yapmaya başladım. Bir süre sonra bunu parayla yapmaya başladım. Daha ilkokuldayım, parayla bu arabalardan yapıyor, satıyordum eğer malzemesi karşıdan gelirse  1 liraya, malzemesi bendense 2 liraya araba yapıyor, satıyordum. Dedemin bahçesi var bir dönem salyangoz istiyorlardı salyangoz topluyordum ki o dönemde mahallenin para açısından en rahat çocuğu benim. Hiç parasız kalmadım çocukken. Babamdan çok küçük harçlıklar alıyordum ama daha sonra kendi kendime para kazanıyordum. Salyangoz toplayıp satıyordum, sonra 19 Mayıs bayramlarında kayısıların çağla olduğu dönemde onları dedemin bahçesinden toplayıp 19 Mayıs törenlerinde satardım. Mahallede arkadaşlarımı  ben yönlendirirdim. Yönlendiremediğim bir ortamdan da kaçardım. Çocukken bile yönlendirici olmak kolay değil. Ama aynı zamanda da arkadaşlar arasında sevilen birisiydim. Bir taraftan da sınıfta derslerde iyi olacaksınız öğretmen tarafından sevileceksiniz, öbür tarafta anne-babanızın iyi bir çocuğu olacaksınız diğer taraftan da arkadaşlarınızı hem yönetecek hem yönlendireceksiniz hem de sevileceksiniz bunlar kolay şeyler değildi ama şimdi baktığım zaman  o zamanlarda  bana çok bişey ifade etmiyordu ama çocukken bir şey yapıyormuşum bunu çok sonradan anladım. Çocukken ticaret, çocukken yönetme işi, lider olma isteği hep varmış içimde. Ama babamın gözünde  ilkokuldaki başarım çok kritik değildi sadece kuran kursundaki başarım kritikti o yönden babamı çokta mutlu ettiğimi söyleyemem. Kuran kursuna 5 yıl gitmiş olmama rağmen başarı elde edemedim ama hiç parasız kalmadım. Bir ara bizim mahallede elektirik direkleri değişmişti, teller getirildi yani elektriklerin  döşendiği dönemde  artık bakır telleri toplayıp onun bir değer olduğu kimsenin aklına gelmemişti  o dönemde  fark edip onları toplayıp sattım ve  para kazandım ilkokuldayken. İlkokuldayken benim hep param olurdu, arkadaşlarımı sinemaya, pastaneye götürürdüm, bir tane pastane ve sinema vardı böyle bir ticari yönüm vardı çocukken.

 2-Anne babanızın gözünde sizin mesleğiniz  ne olmalıydı?

 Bir ara annem ve babamın etkisinde kalarak müftü olmayı hedefledim. Büyüyüğünce ne olacaksın diye sorduklarında müftü olacağım derdim. O dönemde babamın  kamyonu vardı. Babam ticaretle uğraşıyordu. Nüfusu 30.000’lerde olan  Bolvadin’e ilk kamyonu, ilk motorlu aracı babam getirdi babam ticaretle uğraşıyordu. O bölgenin hasırını yastığını  özellikle Çukurova’ya götürüyordu. Belki de onun etkisinde kalarak bir ara tır şoförü olmak hayallerim arasındaydı. Bir tırım olsun özgür olayım, gideyim gezeyim gibi düşüncelerim vardı.  Babam Eber gölü’nün otlarını değerlendirirdi, çünkü orda insanlar o otlardan hasır  ve yastık yaparlardı, babamda bunları alır satardı. Bu hasır ve yastık  Anadolu’nun çeşitli yerlerine giderken, özellikle hasır seracılara gönderilirdi. Bol miktarda, her hafta birkaç kamyon malı Bolvadin’den götürürdü babam. Yastık dediğimiz o eski anadolu evlerde içi ot olan köşelere konan yastığın üstünde bir kumaş, bir kaplaması vardı, yastık yüzü dediğimiz… Ben o dönemlerde, babam yastık üreticisi olduğu için yastık yüzü dikerdim. 100 tane yastık 20 lira. Ev hanımları alırlar 100 tane yastığı bir kaç günde dikerler 20 lira kazanırlardı. O dönemde 20 lira iyi paraydı bir ustanın bir günlük yövmiyesi. Ben 100 tane yastığı alır, 4-5 saatte diker teslim ederdim. Bir ustanın yövmiyesini ben neredeyse yarım günde çıkartırdım. Tabi bu babamın şirketinden olan para olduğu için bu para hep bir yerde birikirdi bana pek ulaşmazdı o 2o liralarım birkaç yüz lira, sonra bir kaç bin liraya kadar ulaştı ama o paraların tamamını kullanma fırsatını o dönemde bulamadım. Kendi yaptığım oyuncaklardan aldığım paralar, bayramlarda kazandığım paralar, arkasından salyangoz, çağla satışlarından elde ettiğim paraları biriktirir bir köşeye saklardım. O dönemde de ticaret, almak satmak, para kazanmak, yönetmek, yönlendirmek benim genlerimde varmış.

 3-Afyon Bolvadin’den Mersin’e uzanan göç hikayesi ve ardından ODTÜ başarısı …

 Afyon Bolvadin’de ortaokul bitmeden babamın hasır yastık ticareti gereği radikal bir kararla Mersin’e taşınma kararı aldık.  Afyon Bolvadin’de o kültürde yetişmiş birisi olarak Mersin’e geldiğimizde bambaşka bir kültür, bambaşka bir dünya ile karşılaştım. En temel fark denizdi. Denizi olan bir şehirde, daha büyük bir şehirde daha farklı bir kültürün içerisine girmeye çalıştım, çok  zorlandım. Mersin’deki arkadaşlarım daha farklıydı, farklı konuşuyorlar, farklı düşünüyorlardı, farklı davranıyorlardı Onlar denizden faydalanıyorlar, yüzüyorlar, balık avlıyorlardı, bunların hepsi benim için önemli ciddi farktı. Onlar denizde yüzme yarışı yaparken ben yüzme bilmiyordum. Ben de o kültüre yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Arkadaşlarımla iyi bir şekilde kaynaşmaya başladım. Bu arada babam benim okumamı istemiyor, ticaretin içine beni çekmeye çalışıyordu. Kendi işleriyle ilgili hayalleri vardı. Bu işe bir ara sıcak bakmış olsam da  bunu çok da istemedim. Babam istemediği için, ortaokuldan sonra ben 1 sene liseye gitmedim,. Okumak isteyince, direnince beni meslek lisesine göndermeye karar verdiler. Mersin Endüstri Meslek Lisesi metal bölümüne kaydımı yaptırdım. Orda metal el işi, demir işleriyle ilgili çalışmaya başladım. Bir taraftan babam market işletiyor, diğer taraftan hasır ticareti yapıyor ben de ona yardım okul çıkışlarında yardım ediyordum. Lise döneminde okul çıkışlarında  markete gidip babamdan işi devralıyor, akşam 9-10 a kadar işletip kapatıyordum. Babam açıyor ben kapatıyordum. Haftasonu  babamdan izinle denize kaçıyorduk arkadaşlarla, orada da iyi arkadaş grubumuz çevremiz oldu, farklı bir kültürden gelmiş olmama rağmen  bir süre sonra arkadaşlarla kaynaştım, onların içerisinde kendimi kabul ettirdim.

Endüstri meslek lisesi okuduğum için bir sanat okulu olduğu için, matematik, fizik, kimya, biyoloji  okumuyorduk. Atölye derslerinde çok başarılıydım, elim yatkındı, ama diğer derslerde  normal bir öğrenciydim. Okulun son sınıfında üniversite konusu konuşulmaya başladı. Sınıfımız 43 kişiydi. 43 kişilik sınıftan ünivesiteye girsek mi girmesek mi, bu harcı yatırsak mı  yatırmasak mı diye düşündük, çünkü kimse fizik, kimya, matematik gibi derslere aşina değildi. 5-6  kişi üniversite sınavına  girmeye karar verdik  ve  başvurduk. Üniversite sınavına 20 gün kala  dershaneye yazılmaya karar verdik. Dershaneye gittik 15 günlük hızlandırılmış programa yazıldık. Matematik dersine girdim sıfır hiçbir şey yok, buradan birşey çıkmaz dedim, sildim bir daha girmedim matematik dersine. Fizik dersine girdim yok, kimyaya girdim yok, zaten bunlarda çok kısa kısa derslerdi. Genel yetenek dersine girdim, burdan bir şey çıkarabilirim dedim. 4 saat filan genel yetenek dersi aldım. Benim dershanemin toplam süresi 4 saatti. Bir tane genel yetenek kitabı aldım sadece ordaki soru tiplerine hazırlandım. Üniversite sınavına gireceğim zaman 1 saatlik genel yetenek sınavı olacağını biliyordum orda başarılı olmam lazımdı. Kendimi zorladım. Yanlış hatırlamıyorsam 75 soru, 60 dakikaydı. Sadece genel yetenek sorularını yaparak iyi bir puan aldım. Ailede anne ve baba tarafından üniversiteye giden ilk kişiydim. Tercih nasıl yapılır bilmiyordum, üniversite nedir bilmiyordum. Ankaradan’da İstanbuldan’da, İzmirden’de yazayım, ODTÜ‘den İTÜ’den de bir tane yazayım derken rastgele bir sıralama yapmıştım. Kimse yönlendirmedi, kimse kazanacağıma da ihtimal vermiyordu. Sonunda ODTÜ İstatistik bölümünü kazandım. İstatistik bölümünü bilmiyordum, meğer matematikmiş! Ben matematik bilmiyordum. Babam çok hayalkırıklığına uğradı, okumanı istemiyorum dedi ama okuyacağım dersen boynumun borcu okutacağım dedi. Komşular dahil, çevremdeki herkes, babamı beni  okutmaya ikna ettik.

Böylelikle  benim üniversite hayatım başladı. Üniversite hayatım çok ilginç; lisede yabancı dilim Fransızca’ydı, ortaokuldan Fransızca olarak dilim geldi ama Afyon Bolvadin’de Fransızca dersine din dersi öğretmeni girer, İstanbul’daki hayatını anlatırdı, biz hiç Fransızca öğrenmedik! Endüstri Meslek lisesinde de Fransızca öğretmenim- enterasan bir ilişkimiz var onunla- Fransızca öğretmenim dersleri anlatır, sınavını yapar, notları verir hiçbir şeye bakmazdı. Ben ilk dersten 2 aldım, yani lise 1′ in ilk Fransızca sınavından 2 aldım sonra bunu yapamayacağımı anladım ve Fransızca’yı bıraktım. Ondan sonraki bütün Fransızca sınavlarım 1’di. Karneye de benim Fransızca notlarım hep 1 olarak gelmiştir ve ben öğretmenler kurulu kararıyla liseyi bitirdim. Çünkü ben Fransızca’ya küsmüştüm, o da beni hiç umursamadı.Yani hoca kağıtta ne gördüyse onu verdi, bizi heyecanlandırmadı, motive etmedi, yönlendirmedi  ve benim Fransızca derslerim bir işkence gibi sınıfın bir köşesinde oturarak geçti, öğretmenim de beni yok saydı. ODTÜ’yü kazandığımda hazırlık okuyacağım, ama ingilizce bilmiyordum. Bölüme gideceğim, hiç matematik bilmiyordum. Hazırlıkta enteresan bir şey oldu. Hazırlıktaki sınıf arkadaşlarımdan birisi, benim lisedeki Fransızca öğretmenimin kayınbraderi çıktı. Ben kendisinden hiç bahsetmedim. Bir gün ben Mersin’e giderken  arkadaşım bir paket verdi bunu benim enişteme götürür müsün dedi, olur veririm dedim  hemde okulu görmüş olurum dedim. Sonra okula  gittim  ve Fransızca öğretmenimi buldum dedim ki bunu Mustafa gönderdi, sana da selamı var dedim. Baktı, sen nerde gördün onu dedi,  ODTÜ’de dedim, ne işin vardı ODTÜ’de dedi. Ben orada  okuyorum dedim. Fransızca öğretmenim kekeme oldu. İnanamadı çünkü o dönemde okulda Üniversite sınavını kazanan tek kişiydim. O şartlarda üniversiteyi kimse kazanamadı.

ODTÜ’ye başladım ama ingilizce ile başım dertteydi. Hazırlıkta en düşük kurdan başladım. Ben ODTÜ’ye başladıktan sonra ders çalışmaya başladım. Ortaokul lise döneminde hiç yapmadığım şekilde  masa başında ders çalışmaya başladım. Çok zorlandım, çok zor oldu. Gece gündüz arkadaşlarımla ingilizce çalışmaya başladım. İngilizce rüyalar gördüm, her şeyi ingilizce görür oldum. Ama Bolvadinde’de de Mersinde’de, ODTÜ’de de etrafımda hep güzel bir arkadaş ekibi oldu  hep paylaştım onlarla, gezdik, tozduk, çalıştık, ağladık, güzel arkadaşlıklardı  bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Şu anda baktığım zaman demek ki paylaşmayı öğrenmişim, arkadaşlarla birlikte olmayı, problemleri çözmeyi, hatta yönlendirmeyi, yönlendirilmeyi  öğrenmişim, bütün bunlar hayat içerisinde çok ciddi kazanımlar. Bir taraftan çok zor bir şekilde ingilizce ve matematikle boğuşurken, 40 kişi başlamıştık istatistik bölümüne. Kazanan arkadaşların bir kısmı, iyi okullardan, kolejlerden gelmişti, birinci sınıfta temel derslerı alırken  onların çok kolay bulduğu matematik dersi bana  çok ağır geliyordu. Not bile almadan rahat rahat  anfide otururken, şakalaşırken ben hiçbir şey anlamıyordum. Bir ara komplekse girmiştim..

 4-Bu kadar zorlanmanıza rağmen ben bırakıyorum tekrar evime dönüyorum da diyebilirdiniz, devam etmişsiniz, gerçekten de istemişsiniz demek ki…

 Evet bunu yapabilirdim bu kadar zorluğa rağmen ama inatçı bir yapım var. İnat ettim azmettim, çalıştım sonra şunu farkettim, dedim ki derslerde rahat olan, dilde, matematikte  rahat olan bu arkadaşlar kolejden gelmişler,  iyi bir eğitim görmüşlerdi, ben iyi bir eğitim görmeden  gelmiştim. Burda bir terslik var dedim, bir taraf hava atacaksa  o da  ben olmalıyım dedim. Burada komplekse girecek  varsa onlar olmalı diye düşündüm çünkü farklı şartlarla başlayıp, aynı noktaya varmıştık. Bu düşünce beni rahatlattı komplekse girmeme gerek yoktu  ve ben çalışmaya devam ettim. Birinci ve ikinci sınıfta çok kötü notlarım vardı,  ucu ucuna dersleri geçiyordum, ikinci  üçüncü sınıfta farkı kapattım 4. sınıfta öne geçtim. Bölümü 40 kişi başladık, zamanında bitiren 4 kişiydik. İlk 4 ün arasındaydım. Bölümü zamanında 4 yılda 4 kişi bitirebildik. Bu başarının önemini daha iyi kavradım. Hakikaten   zor bir durumdan başarıyla çıkmışım. İstatistik okudum, istatisk’i çok severek okuduğumu söyleyemem o dönemde çünkü, hocalarım istatistik dersini bize  sanki akademisyen olacakmışız gibi anlattılar. İstatiski hayatta, sanayi de uygulayacakmışız gibi değil de akademisyen  olacakmışız gibi anlattılar bizde bu teorik anlatımların altında kaybolduk ezildik. Daha sonra öğrendiğim bu bilgileri ben üniversite bitirdikten 3-4 sene  sonra sanayiye uygulamaya başladığımda İstatistiki yavaş yavaş keşfetmeye başladım. İstatistiki ben hala keşfetmeye devam ediyorum gerçi, önemini gün geçtikçe daha da  iyi anlıyorum çünkü  istatistiki bir istatistikçi olarak yaşıyorum, uyguluyorum ve öğretiyorum.

5-ODTÜ istatistik mezuniyetinin ardından TÜİK’te başlayan kariyer hayatınızın Sigma Center’ın kuruluşuna kadarki evresini kısaca sizden dinlemek isterim..

 ODTÜ’nün hemen ardından TÜİK(Türkiye İstatistik Enstitüsü)’e girdim. O dönemde son sınıftım, hep hayalimde farklı farklı şeyler vardı. Ben bir devlet memuru olup  kalmayacağım dedim, iş bulamama gibi bir endişem, korkum hiç olmadı. Ama hayatın bir noktasında  ticaret yapmak, yönetmek hep bu vardı aklımda. Son sınıfta TÜİK’ e başvurdum, burslu olarak kabul edildim  ve bir kaç aylık bursluluk döneminden sonra okul bitti ve arkasından da 1984 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü’nde dış ticaret istatistiklerinde çalışmaya başladım. Burda 40 küsur çalışan vardı. Türkiye’nin istatistiklerini dünya bankasına, IMF’ye, OECD’ye  aktarıyor, aynı zamanda da  ithalat-ihracat istatistiklerini tuttuğumuz birimde 3 yıl kadar çalıştım, bu arada askerliğimi yaptım, askere gittim geldim. Askerlik dönüşü TÜİK’ten  ayrılmanın zamanı geldi  diye düşündüm, kendim için bir arayış içerisine girdim. Devlet İstatistik Enstitüsü’nden  aldığım maaş 300 bin TL civarındaydı, sadece ev kiram 150 bin TL idi. Yani o dönemde Ankara Balgat’ta oturuyorum  150 bin TL kira veriyorum 300 bin TL maaş alıyordum ve kendime parası iyi olan bir  iş aramaya başladım. O dönemde Maliye Bakanlığı Bilgisayar programcılığı için bir sınav açtı, çok daha popüler ve gündemdeydi. Ben bu sınava girmeye karar verdim. Sınava girdim, sınav dişime göreydi hem ingilizce  hem genel yetenek sormuşlardı başka da bir şey yoktu.  Sınavım gayet güzel geçti. Sınava 998 kişi katıldı. 20kişi alacaklardı, 40 kişi mülakata çağırdılar.  Mülakata bende çağrıldım. Mülakata gittim sıra bana geldi, içeri girdim, TÜİK’ten kaç para aldığımı sordular, 320 bin TL aldığımı söyledim, burdan ne bekliyorsun dediler, 500-600 bin TL ücret beklediğimi söyledim. Biz o kadar para vermeyeceğiz, vereceğimiz ücret 300 bin TL ama yurtdışına göndereceğiz, orada yetişeceksiniz sonra döndüğünüzde maaşınız artacak, biz yetiştirilmek üzere programcı arıyoruz dediler. Tabi yıkıldım orda, çünkü  aldığım para yetmiyordu, önce paraya ihtiyacım vardı. Bizimle çalışır mısın dediler hayır dedim. Hemen karar verme çık dışarı yarım saat sonra bir daha alacağız içeri dediler. Yarım saat sonra bir daha  çağırdılar. Tekrar bizimle çalışır mısın diye sorduklarında yine  hayır dedim. Biz seninle çalışmak istiyoruz dediler, ek olarak lojman veririz ama  6 ay sonra dediler. Lojmanı hemen verirseniz işi kabul ederim dedim. Kabul etmedim işi ve onlara şunu söyledim, bir tek mülakatta kaybetti demeyin  belki ilerde benim için sıkıntı olabilir dedim. Yok dediler, sana kaybetti diyemeyiz sınavın çok iyi, dolayısıyla seni mülakatta kazandı göstereceğiz  belki fikrini değiştirirsin dediler. Aradan 2-3 ay zaman geçtikten sonra, Ankara’da kirada oturuyorum, haftasonu Maliye Bakanlığı  eve gelmiş biz evde yokuz, beni sormuşlar. Bir telefon bırakmışlar ertesi gün iş yerinden aradım. Tekrar iş teklifinde bulundular, başka birimde çalıştıracaklarını maaşının da yüksek olduğunu söylediler. Ben de görüşmek için gittim. Teklif ettikleri maaş 900 bin TL idi. Maliye Bakanlığı’nın başka bir birimi sözleşmeli bir iş teklifinde bulundu bana ben de kabul ettim. TÜİK’ten istifa ettim. Bu sefer TÜİK  beni bırakmamak için çok uğraştı. Yaklaşık 10-15 gün civarında daire başkanları  kabul etmediler, yurtdışı taahütlerinde bulundular. Kabul etmedim. Beğenmezsen geri dönersin diye beni 1 ay izinli saydılar. Aynı ay  2 devlet dairesinden maaş aldım. Hem Maliye Bakanlığından hem Tüik’ten. Maliye Bakanlığında çalışmaya başladım,  programlama dilini öğrenip program üretmeye başladım. Daha sonra Sabancı grubundan işe çağrıldım. Görüşmeye gittim.  Bana 1250 lira maaş ve 3 ayda bir  maaş ikramiye ve 3 ay sonra %100 zam teklif ettiler. Beni ikna ettiler. İstatistiksel çalışmalarda istedikleri sonuçları tam alamamışlar, iyi bir istatistikçi ihtiyacı olduğunu düşünmüşler, iyi bir  istatistikçi arıyorlardı. ODTÜ mezunu birisi olarak  benim kapımı çaldılar, çünkü başvurum vardı. Ben de kabul ettim. İşe başladıktan bir süre sonra %100 zamdan daha fazlası oldu %102 zam aldım. Ben Eylül civarlarında Sabancı Grubuna KORDSA’ya 1280 lira maaşla girdim 2600 küsur lira da maaşım oldu ve 3 maaş ikramiye… Bir sene içerisinde  benim maaşım yaklaşık 320 bin TL den 2650 liraya kadar çıkmıştı. Bir yıl içinde maaşım artmıştı ve bunların bordroları hala elimdedir, hala saklarım. İnanılmaz bir hızla, bir değişimle bir dönem yaşadım ve Sabancı grubunda Kalite Mühendisi olarak  başladım şu an yaptığım işin temeli orda atılmaya başladı. Sabancı’da çalışırken akşamları evde de çalışıyordum. Çünkü teoriyi pratiğe dönüştürme çabaları orda  başlamıştı. Ordaki çalışanları, insanları  eğitmek, verileri analiz ederek bilgiye dönüştürmek benim işimdi, çünkü benden böyle bir beklentileri vardı. Harıl harıl istatistik teorilerini tekrar ele almaya, incelemeye ve onları, uygulamaya almaya ve keşfetmeye başladım. 1989 yılında  Sabancı grubuna girdim, bir süre sonra kızım Akdeniz dünyaya geldi. Arkasından biz İzmit Değirmendere’ye yerleştik. Ama her şey çok harika giderken, 1991 yılı eşim Hülya’ya kanser teşhisi kondu. Bambaşka bir mücadeleye  başladık. O dönemde sürücü kurslarındaki öğretmenlikle başlayıp  kendi geleceğini çizmeye çalıştığı bir dönemde eşim Hülya’ya kanser teşhisi konmuştu. Kızımız yavaş yavaş büyürken o da iyi bir yerde iyi bir iş ortamına girecekti. Yepyeni bir savaş, yepyeni bir mücadele 1991 yılının ocak ayında başladı. Sabancı grubundaki çalışmam 7 yıl sürdü. Bu dönem içerisinde   Kalite Mühendisi olarak benden birtakım beklentiler vardı, bir yandan da özel problemim vardı. Çok sevdiğim eşim ve kızımla mücadele vermek  durumundaydım. 2 cephede savaşıyordum. Ama şunu becerdim, problemleri hep bir kapının önüne bırakıp fabrikaya geldiğimde içeriye girip, arkasından akşam olduğunda o problemi hiç unutmadan kapının önünden alıp götürdüm. Böyle bir süreç yaşadım. Bu zor bir süreçti,  kanserle mücadelemiz 10 yıl sürdü ve bu süre içerisinde hastalık 5 kere nüksetti  yani 6 kere eşim Hülya kanser tedavisi gördü. Burda da mücadele ettik. Hülya kimi zaman çok zorlandı, kimi zaman çok mücadele etti, kızı için, kocası için bu  mücadeleyi verdi, bizde ona destek olduk ve hastalığı atlattık. Yaklaşık 10 yıldır hayatımızdan uzak  bir yerde duruyor.

Sabancı gurubunda ben Kalite Yönetim Sistemini öğrendim, Sabancı grubunda toplam kaliteyi öğrendim, Sabancı grubunda istatistiği hayata geçirmeyi, ekip bazlı iyileştirme çalışmalarını, tedarikçi değerlendirmesini, süreç yönetimini, iş güvenliğini, çevre yönetimini öğrendim. Bunların hiçbiri o dönemde Türkiye’nin hiçbir yerinde konuşulmuyordu. Kordsa, Sabancı Grubu’nun lider kuruluşlarından bir tanesi belki de  en iyisi! Kordsa’nın müşterileri Goodyear, Pirelli, Bridgestone gibi dünya devi firmalardı. Müşterinin iyi olduğu üreticiler kendilerini de geliştiriyorlar. Kordsa kendini geliştirmiş ve şu anda  dünya lideri bir kuruluştur. Ben Kordsa’dan ayrıldığımda  Mısır’da bir yatırım vardı. İkinci fabrika da devreye girmişti. Bugün Kordsa’nın dünyada 14 tane fabrikası var ve kendi alanında lastik takviye malzemeleri üretiyor, kendi alanında dünya lideri şu anda. Keşke 100-200 tane daha Kordsa’ya benzer  kuruluşumuz olsa Türkiye’de. KORDSA benim için ikinci bir okuldu diyebilirim. KORDSA’da belli noktaya kadar geldikten sonra, yani bu yaklaşımları öğrendikten sonra  bu yaklaşımlara bütün kuruluşların ihtiyacı var diye düşündüm, bunları da kavradıktan sonra, içimdeki girişimcilik beni dürtmeye başladı. Kordsa’dayım çok rahat bir işim var, çok iyi bir param var ve herkesin gıptayla baktığı bir şirketten o dönemde  ben ayrılmak istedim. Çünkü hep hayalimde şu var:  60’lı, 70’li yaşlarıma geldiğimde geriye dönüp baktığımda keşke dememek için, niye şunu yapmadım ben dememek için kendi hayallerimi gerçekleştirmeye karar verdim. İçimde enerji, güç ve girişimcilik vardı ve Kordsa’dan ayrılmaya karar verdim. İsviçreli bir firma SGS ile anlaştım. SGS benim için bir geçiş noktasıydı. SGS İsviçreli bir belgelendirme firması, dünyada çok yaygın, ben SGS ile beraber kalite yönetim sistemleriyle ilgili belli bir noktaya gelebilirim ve sonra da kendi hayalimi gerçekleştiririm diye düşündüm. 1996 yılında SGS ile görüştükten sonra SGS benimle çalışmak istediğini söyledi. İstanbul’a çağırdılar, verdikleri ücretle İstanbul’da çalışmayacağımı söyledim. Nerede çalışmak istediğimi sordular. Bursa’yı istedim çünkü İstanbul’dan kaçmak istedim.  İstanbul’dan korktum. İstanbul’un trafiğinde harcanan zamanın ne kadar önemli olduğunu  ve ne kadar büyük bir kayıp olduğunu biliyordum. Eşim Hülya’nın tedavisinin büyük bir kısmı İstanbul’da oldu, o dönemde İstanbul’dan soğudum. Hastanelere koştur, git gel, o sıkıntılar… Bursayı seçtim ve Bursa sorumlusu oldum. Bana bir koli broşür, malzeme, döküman, bir cep telefonu bir de bilgisayar verdiler, Bursa sorumlusu sensin dediler. Ben Bursa’ya bu şekilde geldim. Sene 1996, aylardan Nisan, Bursa’ya geldim. Şanslıydım Bursa’da danışmanlıkta  ilk anlaştığım firma Yeşim Tekstil’di. Yeşim Tekstil  6400 çalışanı olan bir yer. Yeşim Tekstil’le anlaştıktan sonra  bana daha da cesaret geldi, Bursa’da iyi işler yapmaya başladım.  Sonra Bursa’da ekip kurmaya başladım. Uzmanlar almaya başladım Bursa’ya. Eşim Hülya’yı da ekibin içine kattım. Bursa’da 6-7 kişilik SGS’nin ekibi olduk  ve SGS’nin cirosunu  yaklaşık %30’unu Bursa’dan üretir olduk. Bu da iyi bir başarıydı. Ama benim hayalim bu da değildi.

 6-Sigma Center Markası nasıl doğdu? Markanın fikir babası siz misiniz? Neden Sigma?

SGS’deydim ben bir şirket kurmak  bir yola çıkmak istiyordum. Belgelendirme, danışmanlık süreciyle ilgili önümüzde bir fırsat var bu fırsattan da faydalanmak istiyordum. SGS’deki arkadaşlarımı ikna ettim. SGS’den ayrıldık ve Gelişim Yönetim Sistemlerini kurduk. SGS bizi bırakmadı, tetkikçi olarak kullanmak istedi, ayrılmak istemedi ve biz SGS’ye de hizmet etmeye başladık. O dönemde Gelişim Yönetim Sistemleri’nin başındaydım ve Türkiye’nin en kalabalık danışman ekibini kurduk. Yaklaşık 30’a yakın kişi ile birlikte biz, eğitim, danışmanlık hizmeti vermeye başladık. SGS’nin tetkiklerini yürütmeye başladık. Bu önemli bir başarıydı bizim için. Benim ortaklarımdan birisi yanıma aldığım arkadaşım Mehmet Mumcu İstanbul’daki SGS’deki uzmanlardan biriyle evlilik kararı verince  o da İstanbul’a gitmek durumunda kaldı. Diğer iki ortağımda İstanbul’daydı. 3 ortağımda İstanbul’da oldu. Ben ortaklarımı yönlendirmeye, yönetmeye devam etmeye başladım. İlk yıllarda yönetmek kolaydı, bu durum giderek zorlaşmaya başladı, çünkü onlar İstanbulda’ydılar. Ortaklarımla güvenle ya da parayla ilgili hiçbir sorun olmadı ama iş yapış biçimiyle ilgili her seferinde onları ikna etmem gerekiyordu. Bir süre sonra 2004 yılına geldiğimde ben her seferinde sizi ikna etmekten yoruldum dedim, çünkü her akşam ben ortalama bir saat ortaklarımla telefon görüşmesi yapıyordum. Sonunda ortaklarımdan ayrı bir yol çizmeye karar verdim. O dönemde benim eski arkadaşlarımdan ODTÜ’den arkadaşım Beyhan’la beraber Sigma Center’ı kurduk. 2005 yılında kuruldu Sigma Center. Beyhan’la kurduk Sigma Center’ı. Ama aramızda bir anlaşma vardı: iki beyin bir baş olacağız, iki beyin var ama baş benim Beyhan, tek şartım bu demiştim.  O da kabul etti ve biz iki beyin bir baş olarak yola çıktık Beyhan’la beraber. Beyhan’ın 6 sigma birikimi , eğitmenlik  yeteneği ve benim geçmiş tecrübemle beraber  biz piyasada  iyi işler yapacağımıza inandık. Neden sigma sorusuna gelirsek; orda bir isim arayışımız  vardı. Sigma bir standart sapma demektir. Standart sapma da değişkenliği gösterir. Değişkenlik, firmalarda çok yaşanan bir şey. Hayatın her alanında değişkenlik var ve değişkenlik problemdir, kayıptır, hatadır  yani değişkenlik kötü bir şeydir. Her seferinde bir şeyler değişiyorsa yani bir ürünü üretirken ürünün özellikleri değişiyorsa, bir yerden bir yere giderken iki nokta arasındaki gidiş süren değişiyorsa bunlar problemdir.  İstatistikte normal dağılım eğirisindeki iki konudan birisi ortalamadır birisi  standart sapmadır, değişkenliktir. Biz değişkenliğin hata olduğunu kayıp olduğunu bildiğimiz için Sigma kelimesini bir isim olarak kullanmaya karar verdik. Bizim görevimiz firmalardaki değişkenliği, problemleri  azaltmak bunun için firmanın adı Sigma Center olarak adlandırıldı. Biz hizmet vermeye başladık ta ki 2008 krizine kadar işlerimiz gayet iyi gitti.

7- Sigma Center kurulduğu 2005 yılından bu yana kısa sürede Ford, Aselsan, Coca-cola, Erikli, Pepsi, İnoksan, Nike, Bayer gibi çok güçlü referanslar elde etmiş ve birçok ödül almış, Sigma Center başarılarını neye borçlu?

Teşekkür ediyorum. Biz birçok iyi firmayla çalıştık, iyi firmalara eğitim verdik, danışmanlıklarını yaptık, yani onların bazı beklentilerini karşıladık. Ödül lafını düzeltmek isterim öncelikle, çok sayıda referanslarımız ve teşekkür belgelerimiz var. Birçok firma bize referans oldu, verdiğimiz hizmetler için, teşekkür belgelerimiz oldu, sayısını hatırlamıyorum bile. Neye borçlu? Bu firmalara ulaşmak kolay olmuyor. Bu tür firmalara girip bu tür firmaların içerisinde  onlara hizmet edebilmek onlara eğitim vermek, bilgi satmak, onlara danışmanlık aktarmak kolay bir şey değil. Öncelikle onların güvenini kazanmanız lazım. Onun içinde onların ihtiyaç duyduğu konuları bilmek ve onlara sunmak gerekiyordu. Biz şu anda yönetim sistemleri ve verimlilik yönetimi alanında kuruluşların neye ihtiyaç duyduğunu biliyoruz, kendimizi sürekli yeniliyoruz. Neye borçluyuz; kendimizi sürekli yenilemeye borçluyuz, doğru bilgiyi aktarmaya, doğru fiyat politikası uygulamaya  borçluyuz. Firmalara gittiğimiz zaman firmaların ihtiyaçlarını, beklentilerini gerek  eğitim, gerek danışmanlık doğru bir şekilde karşılayabildiğimize inanıyoruz. Zaman zaman, bu beklentileri karşılayamadığımız durumlar da olmuştur. Bazı firmalar, eğitimlerimizden ya da danışmanlıklarımızdan  istediğini tam alamamış yüzde yüz alamamış olabilirler. Ama bu tür durumlarda da hemen kendimizi yenilemesini biliyoruz. Sürekli araştırıyoruz, sürekli kendimizi yeniliyoruz ve piyasayı takip ediyoruz.

8-Sigma Center Genel Müdürü olarak bir günününüzü özetleyin desem?

 Rutin bir günüm olmadı hiç. Bazı günler sabah 5.30-6.00’da kalkarım. O günün programına bağlı olarak, bazı günler saat 8.30’da kalkarım. Hep bir sonraki günün programına göre akşamdan kendimi hazırlarım. Eğer ofiste geçireceksem günümü, saat 9.00 civarında ofiste olurum ondan sonra arkadaşlarımla ilgili yapılacak çalışmalarımı alır, arkadaşlarımı yönlendiririm. Onların doğru yolda olduklarından emin olmak için onların planlarını onlarla gözden geçiririm ya da onlarla yeni planlar yapıp, yeni hedefler ortaya koyarım veya iş geliştirmeye, araştırmaya  ayırırım günümü. Ofisteysem, ya yöneticilik yaparım ya da  iş geliştirmeye ayırırım kendimi.  Şu anda bizim alanımızda  konular sürekli yenileniyor, yeni konular devreye giriyor. Bizi dışarıdan ISO işleri yapan bir ekip olarak görüyorlar. Hayır bu değil! Her yıl yeni standartlar, yeni yaklaşımlar  ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bir taraftan ofisteysem yeni konularla kendimi yenilemeye çalışırım, öbür taraftan arkadaşlarımı yaptığımız işlerle, projelerle yönlendirmeye çalışırım. Dışarda olacaksam bir firmaya pazarlamaya gidiyorum demektir, ya eğitim için ya da danışmanlık için gidiyor olabilirim. Eğitim ya da danışmanlık için gidiyorsam zaten bu önceden planlanmıştır, o eğitim ya da danışmanlıkla ilgili planlanmış olan faaliyeti gerçekleştirmek ve  müşterinin memnun edilmesini sağlamaktır o günkü işim.

 9- Sigma Center genel müdürü olarak ekip arkadaşlarınızla  çalışma politikanız nedir?

 Şunu yapsam kolay olurdu: Yılmaz Altaş’ın bilgisini, birikimini satsam ve Yılmaz Altaş’ın eğitimlerini ihtiyaç duyan firmalara satsam ya da onun danışmanlığını satsam işim kolay olurdu. Ayda 8 gün, 10 gün, 15 gün bu birikimlerimi satabilirim Yılmaz Altaş olarak. Oysa benim niyetim bu değil, benim niyetim iş yaşamımı yavaşlattığımda  ya da sonlandırdığımda geride kendi kendine çalışan bir ekip, bir marka bırakmak. Ben olmadan da faaliyetlerin yürütülebildiği bir firma bir marka bırakmak. Benim bütün hedefim, bütün gayretim bu. Bunun için ben çalışma arkadaşlarımı, yönlendirmeye, yönetmeye , onları bilgilendirmeye, onlara değer katmaya gayret diyorum. Tabi, bu hiç kolay bir şey değil. Bir ekip olmayı becerebilmek günümüzde en önemli şeydir. Eğer bir ekip olabiliyorsanız, ekip halinde çalışabiliyorsanız, hedefinizin yarısına ulaştınız demektir. Ondan sonra işiniz daha kolay. Bir ekip yaratmaya çalışıyorum. Arkadaşlarımın hepsi de bunu biliyorlar. Ama burda zorluklarımız oldu. Gelişim’den Sigma Center’a geçmek ve 2008 krizi iki temel darbeydi benim için. Bu iki temel darbe yüzünden iki  kere  ben ekip olma hayalini yeni baştan aldım. Şu anda Sigma Center’da toplam çekirdek kadro 7 kişiyiz. Bu 7 kişilik kadroyu  elde tutarak ben bunların iyi bir ekip halinde çalışabilmesini  arzuluyorum. Herkesin birbiriyle paylaştığı, destek olduğu, sevdiği saydığı amatör bir ruhla  çalıştığı, her gün kendine, firmaya  bir şey kattığı bir ekip haline getirmeyi hedefliyorum. Burda belli bir yol aldık ama hala çok eksiklerimiz var. Umuyorum bütün arkadaşlarım bu konuda benimle hemfikir olur ve hepbirlikte başarırız.

 10- Danışmanlık firması olarak birçok firmaya, üniversitelere eğitim veriyor, süreç analizleri yapıyorsunuz, sektörde karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

 Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Biz, insanlara birtakım bilgileri, tecrübeleri aktarmaya çalışıyoruz. Yani o insanların iş hayatındaki iş yapış biçimlerini değiştirmeye çalışıyoruz. Firmalara teklif veriyoruz, bu teklifimiz firmalara bir eğitim, bir danışmanlık  teklifi, yani bir konunun bir firmaya anlatılması konusu ya da bir konunun bir firmada hayata geçirilmesi konusu. Bu 6 Sigma, Yalın, Kalite Yönetim Sistemi, Çevre Yönetim Sistemi, Müşteri şikayetleri yönetimi entegre bir sistem olabilir ve biz bu teklifin arkasından  firmayla anlaşıyoruz. Firmayla anlaştıktan sonra, firma bizden beklenti içine giriyor. Yönetim diyor ki evet ben Sigma Center ile anlaştım, diyelimki müşteri şikayetleri yönetim sistemi konusunda anlaştım benim artık müşteri şikayetleri yönetim sistemim çok güzel olacak müşterilerim çok memnun olacak, müşteri şikayetlerim çok iyi bir şekilde ele alınacak bunun içinde ben Sigma Center’a şu kadar para ödeyeceğim, yönetimin kafasındaki bu. Firmanın içerisindeki müdürler, şefler, kendilerince müşteri şikayetleri konusunda artık düzgün bir şey olacak, kimse bunu beceremiyordu, herkes farklı farklı tellerden çalıyordu diye düşünüyorlar ve biz eğitimde gidiyoruz anlatmaya başlıyoruz. Önce mevcut durumu analiz ediyoruz sonra sistemi inceliyoruz sonra standartla ilgili eğitimleri vermeye başlıyoruz bu sefer, insanlar bu konu benim düşündüğüm gibi değildi demeye başlıyorlar. Bunu söylemeselerde hissediyoruz. Çünkü herkesin her konudan bir algısı var. Herkes kalite yönetim sistemi deyince, yalın deyince  ya da 6 sigma deyince kafasında bir algı oluşuyor. Onu yapacağımızı zannediyorlar.Eğitimlerden sonra bu benim düşündüğüm gibi değil demeye başlıyorlar. İnsanlara anlatıp insanları ikna etme dönemine giriyoruz, ikna etme döneminde ikna etmeye çalıştıktan sonra bu iş böyle olmalı diyorlar daha sonra en sıkıntılı dönem geldiğinde standardın, sistemin gerektiği şekilde işlerin yapılması için insanların değişmesi gerekiyor. İnsanlar değişmeye çok açık, istekli değiller. Yöneticiler değişime çok açık değiller. Oysa değişim olmadan hiçbir şey olmuyor. Yönetici, müdür, şef değişmeden sistemler gelişemiyor, değişmeler olmuyor.  insanların değişime karşı gösterdiği direnç, bizim işimizdeki en önemli zorluğumuz, en temel sıkıntımız. Değişime açıklık sektörel bazda, hatta bölgesel bazda da fark ediyor. Mesela otomotiv sektörü bu alanda en hızlı değişen, gelişen sektör. Bizim aktarmak istediğimiz yaklaşımları en iyi şekilde taşıyan götüren sektör. Şu anda beyaz eşya, mobilya, kimya, elektronik bu sektörlerde değişimde yol almaya çalışıyorlar. Ama inşaat sektöründe sıkıntı var, inşaat sektörü daha zor değişiyor. İnşaat sektöründe kendi içerisinde geçen sene ve bu sene bolca çalıştığımız mermerciler hiç değişmiyorlar. Yaptıkları işten, o yapıdan olsa gerek, insanlar taşla, kayayla, dağla uğraşıyorlar, onlara bu sistemleri aktarmakta  inanılmaz zorluklar çektik. Onları  yerinden neredeyse hiç kıpırdatamadık, bunu da paylaşmış olayım.

 Biz bilgi ve tecrübe satmaya çalışan bir ekibiz. Bir evi, arabayı, bir ayakkabıyı satmak zordur, ama  bilgi ve tecrübeyi satmak inanılmaz  zor! Bu hiç kolay değil! İnsanlar karşı taraftan neyi alacaklarını bilmiyorlar. Burda da sektörümüzde en temel sıkıntılarımızdan birisi, art niyetli, bilgisiz insanların piyasaya girip firmaları, yöneticileri  yanlış yönlendirmeleri, yanlış bilgi vermeleri, yanlış yere çekmeleridir. Firmalara bu bilgiyi, birikimi, tecrübeyi aktarmaya çalışırken, artniyetli insanlar, aktarıyormuş gibi yapıp bizim fiyatlarımızın 3’te biri, 4’te biri fiyatlarla, bizim sürelerimizin 3’te 1’i, 4’te 1’i sürelerle  o tür hizmetleri sunuyormuş gibi yapıyorlar, en temel zorluklarımızdan birisi bu.

 11- Teknoloji hızla gelişiyor, ancak teknolojiye ayak uydurabilen şirketler varlığını sürdürebiliyor, bu noktada SİGMA AKADEMİ projesi çağın ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulmuş bir proje, SİGMA AKADEMİ projesi fikri nasıl doğdu?

 2008-2009 krizi döneminde, bir taraftan işlerimiz azalırken diğer taraftan da küçüldük. Diğer taraftanda biz olduğumuz yerde kalmayalım, nasıl olsa yaptığımız işlere inanıyoruz, yönetim sistemlerinin, ya da verimlilik yönetiminin, 6 sigmanın, yalının bu bilgi birikime herkesin ihtiyacı var bunu da biliyoruz, o zaman biz bu bilgiyi, bu birikimi, insanlara daha hızlı, daha kolay, daha ucuz nasıl aktarabilirizi hep düşündük, hep planladık. Ama elimizde internet gibi bir araç var, her şey değişiyor, teknoloji değişiyor, iş yapış biçimi değişiyor, dünya değişiyor her şey değişiyor bu değişim içerisinde bizim de durmamız burda bilgi satan, tecrübe satan bir kuruluş olarak durmamız beklenemezdi. Bizde toplumun öncülerinden birisiyiz. Değişim olacaksa önce biz değişeceğiz. Onun için bizde kendi birikimlerimizin satış biçimini değiştirmek için hep farklı düşündük. Bursa’da bu bölgemizde biz hep öncü olduk. Turquality  akreditasyonuna ilk sahip olan, büyük firmalara danışmanlık yapabilecek bir danışma  kuruluş olma özelliğini bölgemizde kazanan ilk firma olduk. Danışmanlıklarımızda danışmanlıklarımıza özel bir yazılım  ortaya koyan kendi içimizde Sigmasoft yazılımını ortaya koyan, danışmanlık hizmeti sunarken  bir yazılım ile  danışmanlığı kolaylaştıran bir firma olduk. KOSGEB’e ilk hizmet eden firma biz olduk. Güney Marmara’da danışmanlık konusunda TSE’den hizmet yeterlilik belgesini ilk alan firma biz olduk . Bunlar yeterli mi değil tabiki! Yeni bir projemiz Sigma Akademi projesiydi. Sigma Akademi projesiyle bilgiyi, birikimi sanal ortama aktarmaya karar verdik. Bunun içinde 2010 yılında bu çalışmalara başladık. Niyetimiz insanlara, ekbimizin bilgi ve birikimini karşı tarafa nasıl daha kolay, daha ucuza, daha etkin nasıl aktarabiliriz derdimiz buydu. Bununla ilgili de Sigma Akademi projesini başlattık. KOSGEB‘e başvurduk. KOSGEB bizi destekledi.2011 yılı içerisinde  yoğun bir şekilde Sigma Akademi ile ilgili çalışmalarımızı oluşturduk. 2011 yılı sonunda  Sigma Akademi artık hizmet vermeye başladı. Eğitimlerimizi insanlar uzaktan, Sigma Akademi‘den almaya başladılar. Sigma Akademi aslında çok boyutlu bir altyapı. Daha hayal ettiğimiz yapının  %10’una gelmedi. Şu anda Sigma Akademi’de 1500’e yaklaşan kullanıcı, üye sayısı var. Sigma Akademi daha da büyüyüp yaygınlaşacak içinde bilgiler olacak ve Sigma Akademi bir canlı eğitimler verecek, banttan eğitimler verecek, uzmanlık programları verecek ve birtakım ürünleri bizim kendi konumuzla ilgili yönetmeyle ilgili ürünleri yani kitaplar, posterler, örnek sistemler, örnek uygulamalar, formlar, talimatlar, prosedürler bunların paylaşıldığı, satıldığı bir alan olacak. Sigma Akademi sadece Sigma Center’ın kendi etrafındaki kişilerin bilgisini, birikimini satmak için oluşturulmuş bir platform değildir. Sigma Akademi, bilgisini sanal ortamda paylaşmayı düşünen, bizim konumuzla ilgili herkese açık bir  platformdur. Sigma Akademi‘yi bir kullananlar, Sigma Akademi’ye  bilgi birikimini aktaranlar bir de Sigma Akademi’de ortaklar var. Şu an Sigma Akademi’nin içeriğini zenginleştirmeye devam ediyoruz. Burda da şu ana kadar pozitif geri dönüşler aldık. Çünkü içine aktardığımız bilgilerin doğruluğundan eminiz emin olmak zorundayız. Ayrıca insanların istediği zamanda, istediği yerde öğrenme fırsatı, tekrar tekrar dinleme ve öğrendiğini test etme fırsatı var. Öğrenmek, kendisini geliştirmek isteyen kişilere oluşturduğumuz bir altyapıdır Sigma Akademi.

 12-Sigma Center’ın bundan sonraki hedefleri, çalışmaları, projeleri, ne yönde olacak?

İlk defa burada paylaşmış olacağım. Sigma Akademi devam ediyor. Çoktandır hayal ettiğimiz  bir yazılım projesine başlıyoruz. Yine KOSGEB‘e başvurduk. KOSGEB‘ten onay aldık. KOSGEB’ten onayımızla ilgili grurumuz var. Projemiz hiçbir kesintiye uğramadan bütün kalemlere geçerek %100 onay almış bir projedir. Bu projeyi hayata geçiriyoruz. Bu projemizden bahsetmek isterim. Yönetim sistemlerini firmalarımız  uygulamakta. Uygulamada zorluk çeken firmalarımıza uygulamada destek olacak bir yazılım üretme hayalimiz var. Modüler bir yazılım olacak. Bu yazılım ile yönetim sistemlerinin ortak bileşenleri olan dökümantasyon yönetimi, düzeltici önleyici faaliyetler yönetimi, iç tetkik yönetimi, yönetimi gözden geçirme faaliyetleri  gibi temel konular dışında, süreç yönetimi gibi belli sistemlere ait konular da  dahil olmak üzere modüler bir yapı kurup bununla ilgili bir yazılım üretmeye başlıyoruz. KOSGEB’ten bayram öncesi onayımız geldi. Şimdi KOSGEB’e taahüdlerimizi de verdikten sonra hemen harekete geçeceğiz, bununla ilgili zaten bir yazılımcımız var, bir arkadaşımızı daha aramıza katacağız ve böyle bir projeyle yolumuza devam edeceğiz.

13-Çevremizde birçok insanın dilinde Türkiye’de işsizlik var lafıdır, gidiyor, ne dersiniz, Türkiye’de işsizlik var mı? Yoksa gençler mi iş beğenmiyor?

Ben istatistikçiyim ben verilere, rakamlara bakarım. Türkiye’de işsizlik azalıyor, bütün veriler bunu gösteriyor. İşsizlik oranı %13’lerden %8’lere düştü. Bunun için Türkiye’de işsizlik lafına inanmıyorum. Türkiye’de iş var, Türkiye’de  fırsatlar var. Gençlerimizin bu fırsatları nasıl elde edeceklerini görmeleri lazım. Gençlerimizin kafalarını kuma gömmemelerini, kendilerini yetiştirmelerini, bu fırsatları görmelerini öneririm. Son 10 yılda işsizlik yavaş yavaş düştü. Bunun bir siyasi söylem olarak algılanmasını istemiyorum. AKP’li de değilim onu da paylaşayım ama  evet şu bir gerçek ki işsizlik azalıyor. İşsizlik var deyip gençlerimizin bu bahanelerin arkasına sığınmasını istemiyorum. Herkese iş var yeter ki o işi görün, bulun, alın.

14- Türkiye hızla büyüyor, Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yeri yadsınamayacak derecede önemli, iş adamı olarak gelecek yıllarda Türkiye’yi dünyada nasıl bir konumda görüyorsunuz? Hangi sektörlerimiz hızla daha da gelişiyor?

Türkiye gelişiyor. Türkiye’nin bu gelişimi birtakım konjoktüre bağlı. Global güçlerin de isteğiyle, niyetiyle Türkiye gelişiyor. Gelişmeye de devam edeceğini düşünüyorum. Ama bununla birlikte siyasi riskler etrafımızda devam ediyor. Bir kürt-türk meselesi, arap-türk meselesi, arap baharı, israil konuları etrafımızda ciddi siyasi risklerdir bütün bunlara rağmen yine rakamlara dönüp baktığımızda  bu ülke gelişiyor. Nasıl gelişiyor? Gayrısafimilli hasıla bugün 700-800 milyar dolarla vurdu. Dünyanın ilk 20 ekonomisinde 16.-17.sırada yerimizi aldık. Bu ülke ilk 10 ülke arasında olmayı hedefliyor. Bu ülkenin 2023 yılındaki hedefleri arasında 500 milyar dolar ihracat, yani bugün 150 milyar dolar civarında olan ihracatın  3 katından daha fazlasına çıkarılması hedefleniyor. Bugün kişi başına milli gelir 10.ooo doların üzerinde. Bütün bu rakamlara bakıp Türkiye, ekonomik açıdan, (siyasi açıdan, demokratik açıdan demiyorum) kötüye gidiyor diyemeyiz. Sigma Center olarak yaptığımız  bir sunuş var 2000 yılının başından beri Yılmaz Altaş olarak, Sigma Center olarak yaptığım sunuşta da hep Türkiye’nin önünün açık olduğunu, Türkiye’nin büyüyeceğini, Türkiye’nin ihracatının artacağını, Türkiye’nin ekonomisinin artacağını  hep söyledik. Bu konjoktür ile ilgili, bu global güçlerin kendi planlarıyla ilgili  Türkiye büyüyor, büyümeye de devam edecek, yeter ki  bölgemizde siyasi istikrar sağlansın, buralarda ciddi sıkıntılar olmasın. Peki hangi sektörler iyi hangi sektörler kötü sorusuna gelirsek, otomotiv sektörü Türkiye’de büyüyor, büyümeye de devam edecek. Otomotiv’de Bursa,  Türkiye’de bir merkez durumuna geldi. Bir otomobil üretiyorsunuz ya da bir motorlu araç üretiyorsunuz, bu aracı üreten firmaların etrafında  yüzlerce tedarikçi var, bu kolay oluşmuyor. Bugün gidin bir Mısıra gidip Mısır’da ben otomotiv fabrikaları kuracağım diyemezsiniz, çünkü etrafında bu kültür yok, bu dili konuşan insanlar yok, böyle tedarikçiler yok. Bu kolay oluşmuyor. Otomotiv Türkiye’de oluştu, büyüyor ve büyümeye de devam edecek. Beyaz eşya büyüyor Türkiye’de. Avrupa’nın buzdolabı, çamaşır makinası, televizyonunu Türkiye üretiyor. Çok ciddi bir şekilde beyaz eşya üretimi büyüyor, büyümeye de devam edecek. Doğtaş’tan dolayı içinde bulunuyoruz, mobilya sektörü büyüme trendi içerisinde, makina sektörü çok büyüyecek büyümeye de devam edecek. Yani batıda, Avrupa’da olan makina üretimi  yavaş yavaş Türkiye’ye geliyor. Şu anda pek kimse bilmiyor ama denizcilikle ilgili, deniz kenarında bir sürü tersanede çok özel deniz araçları, gemiler, rorolar, yelkenliler, motoryatların üretimi devam ediyor. Peki hangi sektörler kötü gidiyor? Tekstil kötü gidiyor. Çünkü tekstil Orta Asya’ya, Kuzey Afrika ülkelerine kaydı. Emek yoğun işler kötü gidiyor. İnşaat malzemelerin üretimi durmuştu, önümüzdeki dönemde inşaat malzemelerin üretimi artacağı bekleniyor, çünkü kentsel yapılanma projeleriyle inşaat malzemelerinde artış bekleniyor. Şu anda sektörel değerlendirmem bu.

15- Girişimci özelliğinizi ön plana çıkarmanızda ODTÜ’de okumanızın payı nedir? Girişimci ruh sonradan kazanılan bir şey midir? Herkes girişimci olabilir mi?

ODTÜ, Amerikan kültürünü, yani kapitalist sistemi, Ortadoğu’ya yaygınlaştırmak için kurulmuş bir okul. Bu okul Amerikan kültürünü yaygınlaştıracağı yerine Amerikan emperyalizmine karşı çıkan bir  okul haline geldi, Amerika’yla mücadele etti. Amerikan büyükelçisi Comer’in arabası yakıldı. Kapitalist sistemin ürünü olan ODTÜ içerisinde müthiş bir rekabet vardır. Ben rekabeti ODTÜ’de tanıdım. Çünkü ODTÜ’de sınıf arkadaşlarınız sizin rakibinizdir. O dönemde diğer okullarda olduğu gibi  50’nin üzerinde not alan geçti kaldı sistemi uygulanırken, ODTÜ’de bir dağılım vardı. Notlar çan eğrisi dediğimiz  normal dağılım eğrisine göre  dağıtılır, notların dağılımına bakılırdı. Arkadaşlarınızla  yarışıyorsunuz, o dağılımın neresinde olduğunuz önemli, kaç aldığınız değil! Örneğin 40 kişilik sınıfta kaçıncı olduğunuz önemli, kaç aldığınız değil.

 Girişimcilikte rekabeti kavramak önemlidir. ODTÜ’de de rekabet hat safhadadır. Ama bu arkadaşlık bağına zarar vermez. Bu rekabetle ilgili yurtta bir esprimiz vardı. Birisi hapşurunca  kimse çok yaşa demezdi, hapşuran kişi çok yaşayım derdi, diğerleri de bende göreyim bende göreyim derdi. Bu ODTÜ’deki rekabeti, bencilliği anlatmak için kendi aramızda uydurduğumuz bir espridir. Onun dışında girişimcilik okulla olmaz, sonradan olmaz. İnsanların genlerinde girişimcilik vardır, saklıdır, bu ortaya çıkartılabilir ancak. Dünyada tepe yöneticiler ya da hükümetler girişimcileri bulup  çıkarmaya çalışırlar.  Türkiye bunu sonradan farketti. Bir ülkenin büyüklüğü kuruluşlarının değeri kadardır. Kendi firmaları dünyada, kapitalist sistemde ne kadar değerliyse o ülke o kadar büyüktür. Katma değeri firmalar yaratır, firmalar para kazanır,  ülkeler kazanır. Amerika’daki şirketlere dönün bakın Türkiye ekonomisi son 10 yıldır iyi bir şekilde büyüyor. Türkiye’deki İMKB’de yer alan firmalarımızı ya da Türkiye’deki en büyük 500 firmamızı alın cirosunu toplayın Amerika’daki firmaların içerisinde ancak 3.sıradaki bir firmaya  eşdeğer konumda oluyor. Yani ülkelerin büyüklüğü şirketlerin büyüklüğü ile ölçülür. Şirketleri de girişimciler büyütür. Dolayısıyla hükümetler girişimcileri desteklerler, arar, bulurlar, teşvik ederler. Girişimcilik elbette sadece genlerle olmaz, insanın içinde vardır o ama eğitimi, bilgisi, birikimi, dünya görüşü ile birlikte o girişimci başarılı olur. Her girişimci başarılı olamaz. Kişinin girişimci özelliği vardır ama yeterli bilgiyle donatılmamıştır, yanlış bilgilerle donatılmıştır o zaman başarısızlığa mahkumdur. Ülke olarak girişimcilere ihtiyacımız var. Girişimcileri hükümetimiz yeni farketti, korumaya, kollamaya, desteklemeye başladı, onun için KOSGEB’in girişimcilik  destekleri bu nedenledir.

“İş hayatında başarılı olmanın altında olmazsa olmaz temel şey bilgidir, birikimdir, bilgi güçtür!”

16-Sizce iş hayatına yeni başlayan birisinin başarılı olması için kriterler nelerdir?

Bir gencin iş hayatında başarılı olabilmesi için, önce kişilerin kendilerini donatması lazım. Neyle donatması lazım, bilgiyle donatması lazım, bilgi güçtür!  Ne kadar bilgili olursa o kadar güçlü olacak, kendini o kadar iyi satacaktır. İş hayatında başarılı olmanın altında olmazsa olmaz temel şey bilgidir, birikimdir. Zamanı boşa geçirmemek lazım. Gençlerimizde en temel sıkıntılardan birisi bu. İşin bir de etiket kısmı var , etiket kısmı da  hangi bölümden hangi okuldan mezun olduğunuzla ilgili, bu etiket kısmı işe girerken gerekli. Diyelim ki çok iyi bir okuldan mezun oldunuz, işe girerken işe alımınızda işinizi kolaylaştırır. Ama kapıdan girdikten sonra artık o etiket bir işe yaramaz, ondan sonra bilginizi ortaya koymanız lazım. Evet bir etiket, bir ünvana ihtiyaç var, sonra bilgiye ihtiyaç var. Ondan sonra da kişi kendi hedeflerini ortaya koymalı. Başarı için hayal etmek, hedef koymak lazım.Gençlerin başarılı olması için etikete, bilgiye, hedefe ve şansa ihtiyacı var.

17- İş hayatında başarılı bir yönetici olmanın kriterleri nelerdir?

 İşe girdiniz, biraz önce saydıklarım içerisinde etiketin bir anlamı kalmadı. Saydıklarım arasında bilgi yine geçerli, başarılı bir yönetici olmak için. Bir yöneticinin de hedefi olmalı ve bir yöneticinin de şansa ihtiyacı var. Ama bu 3 tanesi dışında yönetmeyle ilgili bir özelliğinin olması lazım. Herkes yönetici olamaz, herkes için de çok uygun değildir yönetici olmak. Bir grubu bir ekibi yönetmek, çekip çevirmek, onları yönlendirmek kolay değildir, herkesin de arzu ettiği bir şey değildir. Buna istekli ve buna uygun olmak yani yönetme güdüsüne sahip olmak, bazı insanlarda bu vardır, yani yönetme güdüsü, yönlendirme güdüsü. Bu da varsa  onun dışında  ekibinize hedef göstermeniz kalıyor geriye. Bir yöneticinin, bir liderin en önemli özelliği kendi ekibine hedefi göstermektir. Bu da yetmez. Hedefe giderken çalışanlara uygun ortamı hazırlaması lazım diyorum.

18- Son olarak İş’te Kariyer okuyucuları için neler söylemek istersiniz?

Açıklık, samimiyet, dürüstlük bunlar bence önemli, insanın kendi değerlerini ortaya koyması lazım. Ben açıklıktan, samimiyetten dürüstlükten hiç kopmadım, kopmamaya çalıştım. Hep uzun vadeli düşündüm. Geçmiş dönemlerde hep kısa vadeli düşünseydim ciddi paralar kazanma ihtimalim, şansım vardı. Olaylara uzun vadeli bakmak, açıklık, samimiyet, dürüstlüğü elden bırakmamak, inanılan, sevilen işi yapmak bence en önemli tavsiyem, mesajım olur genç arkadaşlara. Sevdikleri işi bulmalarını öneriyorum. Bir işi seviyorsanız, çalışmıyor sayılırsınız. Sevdiğiniz işi bulmanızı bütün genlerinizle o işe sarılmanızı ve uzun vadeli düşünmenizi tavsiye ediyorum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *