Meşhur Karatay Diyeti…

Son zamanlarda ortalık ‘Karatay’ diyeti ile çalkalanıyor, herkes Prof. Dr. M. Canan Efendigil Karatay’ın meşhur diyetini konuşuyor son günlerde. Bildiğimiz tüm ezberleri bozan bu diyetin sırlarından bahsedeyim sizlere.

Karatay’ı televizyonda tesadüfen bir kanalda gördüm, izledim ve söyledikleri çok ilginç geldi. Daha önce beslenme uzmanlarının söylediklerinden çok farklı şeyler söylüyordu. İlgimi çekince hemen bir Karatay Diyeti kitabı satın aldım. Bu kitapta sağlıklı kilo vermenin, kilonuzu korumanın nasıl sağlanacağına dair çok güzel püf noktaları var.

Bakın Karatay Kitabı ile ilgili neler söylüyor:

” Bu kitap insülin ve Leptin direncini kırmak, karaciğer yağlanmasının dolayısı ile göbek yağının ilerlemesinin önüne geçmek ve geriletmek amacını hedef almıştır. Sıradan bir mucize diyet listesi değildir. Sağlıklı bir yaşam biçimi edinmek için kolayca uygulanabilen öneriler içermektedir. Karatay Diyeti’nin diğer diyetlerden daha rahat uygulanabilir ve farklı olmasının temelinde, düşük glisemik indeksli besinlerin tüketilmesinin öneminin öne çıkması yatmaktadır. Ek olarak birçok diyet ile senelerden beri önerilmekte olan günlük kalori hesabının yer almamasının yanı sıra, yasaklanmış ya da kısıtlanmış olan sağlıklı yağların, sağlık ve özellikle kilo verme sürecinde öenmlerinin vurgulanmasıdır. 

Sağlıklı yağlar tüketilmedikçe, insülin ve leptin direnci kırılamaz ve kilo vermemiz mümkün olmaz! Diğer bir deyişle vücudumuzda depolanmış ve kanımızda birikmiş yağların (trigliseridlerin) yıkılarak azalması için sağlıklı olan yağları mutlaka tüketmemiz gerekiyor.” 

Bugüne kadar kuruyemişlerin hep kilo aldırdığını bilirdik ama Karatay kuruyemişlerin  fındık, fıstık, ceviz, badem, ayçekirdeği, kabakçekirdeği gibi kuruyemişlerin bilakis kilo aldırmadığını  vücuda kan yaptığını hemde vücudu ısıttığını söylüyor.

Karatay özellikle sabah kahvaltılarında ceviz tüketilmesine çok önem veriyor, kişiler dilediği kadar yumurta yiyebilir, bal, reçel, pekmez tüketilmeyecek ve  ekmek tüketimi asla olmayacak!

Karatay’ın dikkatini çektiği diğer bir nokta ise Kolestrol hakkında bilinenlerin bugüne kadar yanlış olması. Bilinenin aksine yağlı yiyecekler kan kolestrolünü yükseltmiyor, asıl kan yağlarının metabolizmasını bozan ve onları zararlı hale getiren, tatlı, şeker, bal ve tatlandırıcılar; meyveler, meyve suları, bütün şekerli içecekler ve yüksek glimesik indeksli karbonhidratlar (pirinç, ekmek, tost, vb…) olduğunu söylüyor. Karatay ayrıca kan kolestrolünün yükselmemesi ve sağlıklı bir hayat için her gün 2 adet yumurta yenmesi gerektiğini söylüyor.

Karatay’ın önerilerini genel çerçevede özetleyecek olursak;

1-) Yemeklerde sızma zeytinyağı tüketilmeli,
2-) Makarna, pilavın yanında asla ekmek tüketilmemeli,
3-) Margarinin hayatımızda asla yeri olmayacak,
4-) Diyet ürünleri adı altında satılan hiçbir yapay gıda tüketilmeyecek,
5-) Trans yağlardan uzak durmalı, mümkünse tuzu azaltamak ve kristal kaya tuzu kullanılmalıdır.
6-)Son olarak hergün 2-2.5 litre taze limonlu doğal kaynak suyu tüketilmelidir.

Karatay’ın önerilerinden yararlanmak isterseniz Karatay’ın piyasada çok sayıda kitabı mevcut, sağlıklı yaşam ve kilo vermeye ilişkin  ayrıntılı bilgiler ve çok daha fazlasını Karatay’ın kitaplarından edinebilirsiniz.  Sağlıklı bir yaşam sandığınız kadar uzaklarda değil!!

Mesleğim Hem İşim Hem Hobim!

Bu başlığı kendi tecrübemle attığımı sanmış olabilirsiniz, hatta yazı baştan pozitif enerji vermiş de olabilir size ama maalesef başka şeylerden bahsedeceğim. Türkiye gibi bir ülkede çevrenize bakarsanız  bu cümleyi kurabilen insan sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görürsünüz…

Meslek seçiminin ne kadar önemli olduğu en küçük yaştan itibaren empoze edilir, ama sadece lafta kaldığı bir gerçektir. Ülkemizde ne yazık ki bireyler değil, ebeveynler bireyler adına mesleklerine karar veriyor, çocuğun yeteneğine, ilgisine, alakasına bakılmadan  popüler meslekler arasından seçim yapılmaya zorlanıyor.

Ebeveynlerin tecrübeleri, çocuklarının geleceklerini düşünmeleri elbette önemlidir, değerlidir. Eğitimin ailede başladığı gerçeğini gözardı etmeden, çocukların da ayrı birey olduklarını unutmadan onların istekleri doğrultusunda yönlendirilmeleri de unutulmamalıdır!

Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ailem meslek seçimi konusunda beni zorlamadı hiçbir zaman, seçimlerime saygı duydular, destekleri konusunda her zaman yanımda olduklarını hissettirdiler. Çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara olan merakım, onlarla iyi iletişim kurabilme yeteneğim sayesinde ben bugün çok iyi bir öğretmen ya da pedagog olabilirdim, ama bunu seçmedim. Bunun nedenini hem kendimde hem de sistemde aramak yanlış olmaz sanıyorum.

Sanata olan ilgim, medyaya, gerek kamera önü gerekse kamera arkasına merakım, spikerliğe olan yeteneğim doğrultusunda bir zamanlar bu yöne kayma amacı vardı bende.  Bunu da seçmemiştim. Buna yakın bir mesleğim oldu. Bir kamu kuruluşunda ise, uzman yardımcısıyım artık…

Bir tanıdığıma bu hayalimin olduğunu söylediğimde ise bana kurduğu cümle komik ve ülke gerçeğine yakın gibi gözükse de bir o kadar uzaktı aslında; “medya sektörü risklidir, memurluğu seçip, devlete kapağı atsan sabit güvenilir bir maaşın olsa fena olmaz mı?” dediğinde ise üzülmüştüm. Zira hayatın her anı, iş hayatının hepsi, gerek devlet, gerekse özel sektör risklerle dolu. Ülkemizde devlet kurumlarının özelleştirildiği bir ortamda devlete de artık güven kalmadığını belirtmek gerek.

Kendi çevremde ufak bir örnekle devam etmem gerekirse, üniversite sınavlarına yakın bir zamanda abimin sesinin 3.5 oktan olduğunu keşfetmesi, dershaneye gitmek yerine şan eğitimleri alması, operalarda, korolarda yer alması ve bir süre sonra babam tarafından işin en ilginci şan hocası tarafından bile bu yönde ilerlemesinin  engellenmesi ve daha başka mesleklere kayması için zorlanması beni çok şaşırtmıştı. O sevdiği işi yapacaktı, eminim ki başarılı da olacaktı. Ama ülke ve dünya gerçeği göz önüne alındığında kaç kişi operaya gidiyor, bu müziği dinliyor du ki… Haliyle bu da karın doyurmayacaktı, daha gerçek meslekler lazımdı ve operadan tamamen bağımsız, ‘istatistik’ diye bir meslek seçti, şimdi bu alanda çalışıyor.

Başarılı oldu tabi, şu an ‘sonradan’ sevdiği mesleğine ilgi duydu, işine dört elle sarılıyor. Akabinde şu soru geliyor akla, peki  müzik hobisi mi oldu? Maalesef hayır, soğudu, küstü, uzaklaştı müzikten… Hobisine bile almadı müziği… Aile arasında opera yapmasını kendisinden istememize tahammülü bile yoktu artık!

Bir başka örnek yine yakın çevremden… Küçük yaştan beri ilgi duyduğu alana merakı( yani medyaya) onun doğru üniversite ve doğru bölüm okumasına neden oldu. Bildiği yolda attığı adımlar onu zirveye taşıyacak zira. Daha mezun olmadan bulduğu işte bile ne yazık ki, yine ülke gerçeklerinden olsa gerek hata yapıp yapmadığı konusunda hala kafa yoruyor her işe gittiğinde… Sadece kendisi mi, en yakınları ebeveynleri bile onun bu seçiminden mutlu değiller, onu takdir etmek yerine mutsuzlarını her daim dile getirmeleri,işine aşık, işini seven bir insan için bile çekilmez hal alıyor ne yazık ki!

Gördüğünüz gibi, meslek seçimlerinde yalnız değiliz, kendimizi değil bir başkalarını dinleyerek adım atıyoruz geleceğimize. Kuşkusuz yetiştirdiğimiz nesiller de büyüklerimizden gördüğümüz şekilde yetiştirilecek, çark böyle dönmeye devam edecek. Doktor, Mühendis, Öğretmenden başka meslek sunulmayacak çocuklara, gelecek nesillerin ufukları genişlemeden gelişmiş  kalkınmış bir ülkeden bahsetmek mümkün müdür, varın siz düşünün!!

Karmaşık- Zeki Demirkubuz Söyleşisi…

Zeki Demirkubuz’un filmlerinin ismi gibi bir başlık atarak  Türkiye’nin değerli yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz’un söyleşi yolculuğuna çıkarayım sizi. Neden Karmaşık? Filmlerindeki karakterler kadar, yönetmenin kendi beyin dünyasını ‘karmakarışık’ tasvir etmesi bu başlığı uyandırdı bende…

9 Aralık Bursa  Nilüfer-Konakkültürevi’nde gerçekleştirilen sohbette, Zeki Demirkubuz’a dair tüm bilinmeyen yönlerini bu sefer filmlerinden değil, bizzat kendisinden dinledik. Yazgı, Bekleme Odası, Üçüncü Sayfa, C blok, Masumiyet, yönetmenin onlarca filminden sadece birkaçı… Hepsi o kadar gerçek, bir  o kadar hayatın içinden…

Söyleşiye gelen kişilerin ortak yorumu ise Demirkubuz’un filmlerindeki toplumsal trajediyi işlemesi, karakterlerinin bireysel hırsları, istekleri, inanışları, yenilgileri, mutsuzlukları eğiliminde olması dikkatlerden kaçmadı. Demirkubuz’un bu düşüncelere, eleştirilere karşı şu sözleri filmlerindeki karakterlerine, konularına ışık tutmaktadır:

İnsanlar, yönetmenler kadar, film izleyenler de kendi düşüncelerini, kendi gerçeklik duygularını oluşturarak bu konuda küçük bir eleştiri yapabilirler. Gerçeği, hiçbir süs, hiçbir değer katmadan kendi duygularını karıştırmadan önce gerçeği anlatmakla yükümlü olduğunu, bunun sadece yükümlülük değil bir ahlaki bakış haline getirdiği söylenebilir, Kaldı ki aydınlık, karanlık, umut, umutsuzluk meselesi ile ilgili  benim düşüncelerim, ben bunların nasıl ele alınırsa alınsın son tahlide ideolojik bir dokuya tekabül ettiğini düşünüyorum. Hatta Marksizmden, Kapitalizm’e, dinlere kadar hepsini içine alabilen ideolojik bir yaklaşım haline geldiğini düşünüyorum bu umutsuzluk meselesinin. Gerçek bir umudu taşımak için, gerçek aydınlık duygusuyla ilişki kurabilmek için önce, Albert Camos’un da dediği gibi ‘ne kadar kirli, ne kadar aşağılık olursa olsun, önce çıplak gerçekle yüzleşmek gerekiyor’. İyilik arayışını gerçekçi bir biçimde taşımak istiyorsak, önce o çıplak, saf görünümünde, süslemeden doğrudan yüzleşmek gerekiyor ki ancak bu gerçeklik duygusu yalın bir şekilde oluştuğu zaman insanlar da bu aydınlığa dair duygunun oluşacağını düşünüyorum…”

Demirkubuz’u ilk ‘C Blok’ filmini izlediğimde tanımış biri olarak Yönetmenin kendisiyle ilgili ve C Blok’ filmi ile ilgili eleştirisi beni şaşırttı şunu düşündürmeden de edemedi, sanatla uğraşanların birden dibe çöküşleri onların zirveye tırmanmaları adına aldığı bir güçtür ve Demirkubuz C Blok’u çektikten sonra, derinleşmemiş karakterlerin, bir tür yabancılık içinde, yeteri kadar özümsenmeden çekilen sahnelerin olması ve akabinde ‘utanmak’ duygusunu derinden hissetmesi ve 3 yıl ara vermiş olması ve ardından gelen müthiş ‘Masumiyet’ filmi… Demirkubuz C Blok’a bakarak ne yapmayacağımı anladım, böyle bir film çekersem yönetmenliği bırakırım özeleştirisinde tüm samimiyetini ortaya koydu.

Demirkubuz, Türk yönetmenler ve Türk filmlerini de sevdiğini ama en çok takdir ettiği, hatta imrendiği Hollywood filmlerini, oyuncularını çok beğendiğini dile getirdi; ‘20’li 30’lu yaşlarda olsaydım eğer Hollywood’da pişmek ister ve gerekirse orda film çekmek isterdim’ dedi. Al Pacino, Jack Nickholson gibi  Hollywood aktörleri  Demirkubuz’un sevdiği aktörlerden sadece birkaçı.

Demirkubuz, günümüzde romanları filmlerden izleyerek öğrendiğimizi, romanların sayfalarını çevirmek yerine görsel olarak izlemenin tercih edilmesinin edebiyatın gelişimini  olumsuz yönde etkilediği  görüşünde…

Yönetmen,  Zeki Ökten’in asistanı olarak bu mesleğe ilk başladığı yıllarda,  sinema dünyasını tanıdığını ve sinema ahlakını ondan öğrendiğini, kendi üzerinde emeğinin olduğunu saygıyla anarak bahsetti ve ilginçtir ki Zeki Ökten’in sinema tekniği, senaryo gereği söylediklerinin tam tersini yaparak bu günlere kadar geldiğini söyledi.

Son olarak değerli yönetmene karşı bir eleştirim; sinemada yer almak isteyen, film çekmek isteyen ve bu konuda gerek maddi gerekse manevi desteğe ihtiyaç kişilere asla yardım etmeyeceğini söylemiş olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Zira sanat dünyasında destek çok önemlidir, konularında usta kişiler yeni nesile bilgilerini paylaşacak ki sektör büyüyecek, gelişecek ve diğer ülkelerle yarışır hale gelebilecek, kaldı ki kendisine bu konuda yardım eden bir Zeki Ökten, v.s. olmasaydı belki de bugün Zeki Demirkubuz’u tanımıyor olacaktık her ne kadar Demirkubuz  filmlerinde özgün olmayı başarabilmiş olsa da…!