Hoşgeldin 2011…!

Yeni bir yıla girmemize bir  gün kala, yeni bir yılın heyacanından olsa gerek, bir gün daha bekleyemedim ve yeni yıl yazımı bugünden yazmaya karar verdim.

Değerli okurlarım bir yılı daha geride bırakıyoruz. Hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, işte yine yeni bir yıl kapıda diyebiliyoruz. Her geride bırakılan yılın ardından geçmişin muhasebesini yaparak, kimi zaman mutlulukla, hüzünle, kızgınlıkla eskiyi kapatıp yeni bir sayfa açarak karşılıyoruz yeni yılı. Oysaki geride bıraktığımız her yıl bizi biraz daha yaşlandırıyor, belki çoğumuzu olgunlaştırıyor…

Hani hep ertelediğimiz bir zaman vardır ya, ‘elbet bir gün ile başlayan cümlelerimizin ‘her şey güzel olacak’ gibi cümlelerle devam ettiği, çoğumuzun yakalayamadığı hep uzakta hep uzakta o zaman dilimi… Daha siz yakalayamadan, işte bir yıl daha bitti. En büyük yanlışımız, ertelenen mutluluklarımız, ertelediğimiz yakınlarımız, planlarımız, yapacaklarımız v.s… Şimdi değilse ne zaman?

Geride bırakılan her saat, her gün, her yıl bir kayıptır bana göre. Yaşanılan zaman dilimini an be an yaşamalı, zamanın kıymetini bilerek, dolu dolu yaşamalı. Zira yarın çok geç olabilir!

Değerli okurlarım, yeni yıl yeni umutlarla, güzelliklerle, sağlıkla, başarıyla gelsin. Güzel bir yılbaşı geçirmenizi dilerim. Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi ümidiyle, her şey gönlünüzce olsun hoş ve mutlu kalın…!

İznik Gezisi

Değerli okurlarım, haftanın ilk gezisini yapmış bulunmaktayım. Bu ilk haftada ilk gezim, Bursa’nın İznik ilçesine oldu. Pazar günü yakın dostlarımla birlikte İznik’e güzel bir gezi gerçekleştirdik. Hava yağmurluydu ama bu durum bizim gezi yapmamıza engel olmadı, yağmur çamur demeden İznik’in meşhur Çini’lerini görmeye gittik, enfes göl balığından yemeye , tarihi müzelerinin tarihine şahit olmaya gittik…

Bursa’ya 76 km olan İznik ilçesi’ne giderken yol boyu  zeytin ağaçlarına rastlamak mümkün. Zeytin o kadar değerli bir bitkidir ki öyle her yıl ürün vermez size, bir yıl ürün verir, bir yıl dinlenir.Yüzyıllar boyu  barışın, dostluğun simgesidir. Annem hep der;” herkesin bir tane de olsa dikili bir zeytin ağacı olmalıdır” diye. Bu yörenin hakimi ‘zeytinden’ yüzyıllar boyu   halk geçimini sağlamış  ve halen de geçimlerini sağlamaya devam  etmektedirler.  Zeytin ağaçlarının arasından süzülen İznik Gölü manzarasını da unutmamak gerek. Yeşilin ve mavinin buluştuğu eşsiz doğa ile bütünleştik bir pazar günü…

İznik’in meşhur Çinileri’nin fotoğraflarını çektim ve tabiki yakaladığım güzel kareleri buraya yansıtacağım, az da olsa sizi kısa bir İznik turuna çıkartmış olacağım. Haydi başlayalım…

Kısa bir tarihle başlayalım İznik’i anlatmaya; İznik, Bursa’nın Kuzeydoğu’sunda yer alan bir ilçesidir. Bu şehre ilk yerleşim MÖ.2500 yıllarına kadar uzanır. Osmanlı tarihi açısından önemi ise, İznik’in Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti olmasıdır. Daha şehre girer girmez, tarihi dokuların varlığını hissedebiliyorsunuz, çünkü nereye adım atsanız, tarihi bir kiliseye, camiye, yerleşim yerlerine antik tiyatrolarına ilişiyor gözleriniz.

İznik’e gidilirde meşhur tarihi çinilerini görmemek olmaz. Çini pazarlarını gezdik, envai çeşit, renk renk desen desen binbir zahmetle yapılmış Çiniler gördük. En ünlü Çini desenleri ise, Osmanlı’nın simgesi olan lale ve haliç desenleridir. Anneme güzel bir Haliç desenli Çini tabak aldım. Bu Çini pazarlarında evlerinizin salonlarını süsleyecek, yakınlarınıza hoş hatıra kalabilecek envai çeşit Çinilere rastlamak mümkün; Çini tabaklar, şekerlikler, biblolar, yüzükler, kolyeler sadece bunlardan birkaçı…

Yemek olarak İznik’e gidilerde göl balığı yenmezmi? Damak tadına düşkün bir insan olarak, gezdiğim yerlerde ilk dikkat ettiğim şey, o yörenin meşhur olan yemeğidir. Göl balığı olarak o yörenin bu mevsimde en  iyi olan balığı ‘Yayın Balığı’nı’ yedik, gayet lezzetli buldum. Yörenin bir başka lezzeti sofralık zeytinleri. Marmarının güzel zeytinlerinden yeme fırsatım oldu, yolunuz bir gün İznik’e düşerse eğer bu lezzetleri tadmanızı öneririm, bir dahaki gezimizde görüşmek ümidiyle hoş ve mutlu kalın…

Yaz Yağmuru…

Sabahın ilk ışıkları şehre yansırken, yavaş yavaş hareketlenen şehrin sesi işitilir, ılık esen pencerden içeri… Gökyüzüyle bütünleşmiş denizin mavisi. Kayalara çarpan denizin dalgalarının sesi… Böylesi güzel bir yaz sabahı zorla terkedilen yatağın ardından, çeşmeden akan buzz gibi su ile ayıkılır ve gün o dakikadan itibaren başlar.

Dalından koparılmış taze portakalın suyu, mis gibi kokan kızarmış ekmek, tereyağı, kaymak, meyve reçelleri, taze peynir, zeytin ile zengin kahvaltı sofrası hazır bile. Kahvaltı sofrası yenilmeyi bekleyedursun, pencereden gelen mis ıslak toprak kokusu, mayhoş eder insanı ve yaz günlerinin vazgeçilmezi ‘yaz yağmuru’ yağmaya başlar çisil çisil.

Bahçedeki kirazların, eriklerin sabah banyosu başladı bile. Bahçedeki mis koku, toprak kokusuyla birleşince düşünün artık o yaz sabahını… Kahvaltı görevini yapar ve kalkar artık sofradan. Sırada bekleyen bahçe meyveleri…

Dalından teker teker koparılır, kırmızılar, yeşiller, morlar, sarılar… Tabaklarda rengarenk, ışıl ışıl… Hamakta sallana sallana yenen meyve keyfi…. Ilık esen rüzgarda sıra mini şekerlemede şimdi. Bir pazar yaz sabahında, telveli kahve kokusu uyandırır insanı şekerlemesinden. Bol köpüklü, orta şekerli, mini fincanda nazlı nazlı belirir. Kahve hüpürdete hüpürdete içilir, bir dilekle kapatılır, falın sihrine bırakılır.

Derken kapının zili çalar, pazar günün eğlencesi arkadaşlar kapıda belirir, hoş sohbet, en içten atılan kahkalar sonrası sırada barbekü partisi. Onlar barbekülerini yapadursunlar kısada olsa size güzel bir yaz sabahı yaşattıysam ne mutlu bana…

İGBD’den İnternet Gazeteciliği Atölyesi

İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği‘nin (İGBD) Bursa Gazeteciler Cemiyeti(BGC) ile birlikte düzenlemekte olduğu İnternet Gazeteciliği Atölyesi, Bursa’lı gazetecilerin yoğun ilgisini görmekte. Yapılan etkinliklere katılmış ve birçoğunda aktif görev almış birisi olarak etkinliklerden yansıyan bir videoyu palaşmak istedim, sizlerle. İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği Genel Sekteri, değerli insan Okan Yüksel‘in hazırlamış olduğu bu video, eminim siz değerli okurlarımın da ilgisini çekecektir…

Bir ‘Aşk’ Romanı…

Yoğun ve yorucu bir günün ardından, yaseminli yeşil çayımı yanıma aldım ve başladım bilgisayarımın tuşlarına basmaya…

Hazır vizelerimide atlatmışken, kalan vakitlerimi bolca kitap okumaya ayırıyorum… Ben kitap okudukça, siz değerli okuyucularıma okuduğum kitaplar hakkında olumlu veya olumsuz eleştirilerimi bu sitemde paylaşmaya çalışacağım.

Bu haftanın kitabı severek kitaplarını okuduğum Elif Şafak’ın ‘Aşk’ adlı romanı… Bu kitabı okumamın manevi değeri var. Çok değerli arkadaşımın hediyesi bu kitap bana. O yüzden elimden hiç düşürmedim. E tabi romanın güzel ve akıcı olması da ayrı ilgimi çekti. Kitap pembe ve siyah renkli olmak üzere 2 çeşit basılmış. İlk çıktığında pembe olarak çıkmış. Erkekler pembe renkli kitabı okumak istemeyince kitabın siyah rengi basılmış. Benim kitabımın rengi pespembe. Tam benlik. Çok severim bu rengi…

Bakın yazar Elif Şafak ‘Aşk’ adlı romanı için şunları söylemiş: “Bu roman tek bir roman değil, roman içinde roman, hikaye içinde hikaye, aşk içinde aşk… Ben aslında aşktan yola çıktım. Aşkı anlamaya çalışan ve anlatan bir roman yazmak istedim. Ama hem dünyevi hem ilahi boyutlarıyla, hem dününe bakan hem bugününe bakan bir roman yazmak istedim. Belki hem batıyı hem doğuyu içine alan farklı gibi duran hatta bazen zıt gibi duran unsurları buluşturan bir bağ olarak aldım aşkı ve yola çıkış noktam da bu oldu.”

Kitapta, Şems ve Mevlana hakkında bolca bilgi sahibi oluyorsunuz ve tabi Şems ve Mevlana arasındaki o ilahi aşka kayıtsız kalmanız imkansız… Şems’in kitabın satırlarına yansıyan bilgece söylemleri, kitaba ayrı bir tat katıyor. Kitabın tarihsel süreci, 1240’lı yıllar ve 2008 yıları arasında gidip geliyor. 2008 yılındaki evli, mesleği editör olan, 40 yaşlarında 3 çocuk annesinin hayatındaki yaşadığı gel-gitlerin, günlüğüne yansımaları yer almaktadır. Ayrıca bu bayan 2000’li yılların yaşayan çağdaş, modern bayan profilini yansıtmaktadır.

Sıkılmadan, severek okuduğum kitaplardan biridir ‘Aşk’ romanı. Hazır haftasonu yaklaşmışken Aşk kitabı olmasa bile bir Elif Şafak kitabı okumanızı tavsiye ederim. Kitap akıcı, sade, sıkılacağınızı sanmıyorum… Kitaplarla dolu bir hafta diliyorum…

Ve İnsan…

Hayat denilen kimimiz için kısa ya da uzun o süreç… Hayat; içinde anlamlar barındırıyor bu 5 harfin için ne yaşam öyküleri sığdırıyor. Bugünkü yazıma farkındalık getirmek istedim tüm olayların aktörü insanı ele almak istedim… Doğaya hükmedebilen ve her şeye anlam yükleyebilen, gören, düşünen, ya da düşünemeyen varlık insan…!

Kimi zaman savaş aktörü, kimi zaman mucit, belkide sadece yiyen içen ölen varlık… Orada burada şurada her yerde. Kısacası hayatın içinde… Kendinizi hayattan soyutladığınız oldu mu? Ya da bakabildniz mi hayata dışarıdan tv seyreder gibi… İstediniz; ama bakamadınz çünkü siz hayatın bir parçasısısınız ruhunuz beyniniz neyi görüyor düşünüyorsa siz osunuz… Bazen görmek istediğinizsiniz, bazen ise kendinizden kaçansınız…

Tv’de bir savaş haberi, birbirini katleden gençler, açlıktan nefesi kokan insanlar, yine bir şehit haberi… Şahitsiniz çevrenizde tüm olup bitene…Ve bilirsiniz tüm bu acı olayların baş aktörünü… Çünkü siz ” insanı” bilirsiniz. Biz büyüdükçe kirlendi “dünya”…

Dünya, doğa asla istemedi kendi organlarının insan tarafından yok olmasına şahit olmak istemedi… En sonunda o da küstü insana ağaçlar açmaz, meyve vermez oldu, bombaların bittiği yerde, akarsular akmaz oldu, insana ulaştığı yerde… Günden güne kaybolan yitip giden doğaya insanoğlu seyirci kalır oldu…

Kısacası insan insanı ve dünyayı yok etti, etmeye de devam ediyor. Aldırmaz oldu çevresinde olup bitene, duyarsızlaştı, bilmek istemedi, nasıl yaşaması gerektiğini unuttu bencilce almak istedi var olanın elinden katilce… Bu muydu bildiğim insan bu kadar basit miydi? Şimdi ne düşünürsen düşün? Yitirdiklerini, kaybettiğin değerlerini geri al, getir zamanı getirebilirsen, var et yoktan var edebilirsen yeniden bir dünya? Aynayı sana tuttum kendini tadın mı insan?

Patates, Yumurta ve Kahve…

Bugün sizinle hayata dair güzel bir hikaye paylaşacağım. Gazete okurken çok anlamlı, güzel bir hikaye ilişti gözüme. Hürriyet Çukurova yazarı Y. Sinan Tanyıldız dünköşesinde paylaşmış. Ben çok beğendim ve aynen siz değerli okuyucularıma aktarmak istedim…

“Patates, Yumurta ve Kahve

Bir zamanlar her şeyden sürekli şikayet eden, insanlara güvenmeyen, yaşamının anlamsızlığından yakınan bir kız vardı. Hayat ona göre anlamsızdı, mücadele etmekten, çözülen her sorunun ardından yenilenmesinden bıkmıştı. Hatta çalıştığı iş yerinde genç yaşına rağmen ben artık emekl, olmalıyım gibi laflar etmeye bile başlamıştı. Bir gün mesleği ‘aşçılık’ olan babası ona ders vermeye karar verir. Kızını çağırır ve onu mutfağa götürür.

Tezgahtan üç ayrı cezve çıkarır birinin içine irice patates, diğerine bir tavuk yumurtası ve üçüncüsüne ise birkaç tane kahve çekirdekleri koyar. Üçünün de altını yakar ve hiçbir şey söylemeden beklemeye başlar. Kızı babasının bu davranışından bir şey anlamaz. Babasına olan biteni ve daha ne kadar bekleyeceğini sorar. Babası kızına yanıt vermez ocağın başında beklemeye devam eder. Aradan 20-25 dakika geçtikten sonra adam cezvelerin altındaki ocakların ateşini tek tek söndürür.

Birinci cezveden patatesi çıkarır bir tabağa, diğer cezveden yumurtayı çıkarıp bir tabağa üçüncü içinde kahve çekirdekleri olan cezvenin suyunu ise bir fincana koyar. Kızını çağırır ve ne görüyorsun diye sorar. Kızı patates, yumurta ve kahve! diye yanıt verir. ‘Daha yakından bak kızım’ der. Kız patatese dokunur, yumuşamış, yumurtaya bakar, babası soy kabuklarını der, soyunca yumurtanın katılaştığını görür. Sonunda kahve dolu fincanı göstererek bir yudum almasını söyler. Bir yudum alınca tadı hoşuna gider, yüzünde bir gülümseme belirir.

Bütün bu olanlardan babasının ne anlatmak istediğini anlayamaz ve babasına sorar.’Bunlar ne anlama geliyor babacığım?’

-Kızım patates de, yumurta da, kahve çekirdiği de aynı sıkıntıyı yaşadılar, yani hepsi de ateşte kaynayan suyun içinde kaldılar. Ama her biri kaynar suda farklı tepkiler verdiler. Patates daha güçlü sert görünürken suyun içinde yumuşamıştı, yumurta ise kırılgandı ama kaynar suyun içinde iyice sertleşmiş içi katılaşmıştı, ancak kahve çekirdeğinin durumu farklıydı. Kaynar suyun içinde kalınca kendi değiştiği gibi içinde bulunduğu suyu da değiştirmiş ortaya yepyeni bir şey çıkmıştı, gördün mü?

-Sen hangisisin evlat? Hayatın boyunca patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi kalbin duyguların katılaşcak mı? Yoksa kahve çekirdeği gibi başına gelen her olayın seni olgunlaştırmasına, hayatına ayrı bir tat vermesine mi izin vereceksin?”