Beni Sessiz de Sevebilir misin?

İşten ayrıldığım, evililik hazırlıkları yaptığım, yeni bir iş bulma çalışmalarımın sürdüğü bugünlerde bir kitap geçti elime.

Beni Sessiz de Sevebilir misin? Prof.Dr.Kemal Sayar‘ın çıkan son kitabı..

Sepetinde çiçeği olan bisiklet resimli kapağından kitapta derin bir yolculuğa çıkacağınızı anlıyorsunuz.  Kitabın Pembe renkli kapağı da sıcak yaz günlerinde sizi okumaya teşvik ediyor.

Kitabın her bir bölümünde yazar, hayata dair bugüne kadar belki de  farkında olmadığınız birçok şeyin farkına varmanıza olanak sağlıyor.

Yazar insanı insanla, hayatla, kendiyle yüzleştiriyor. Kitap hakkında daha fazla fikre sahip olmanız için kitaptan kısa kısa  cümleler aktarmak istiyorum.

benisessizdesevebilirmisin“Yola çıkmadan ne kadar uzağa gideceğini bilemezsin” 

“Bazen kendimize kör kalabiliyoruz, sevdiğimiz insanların içten değerlendirmelerini, kendimiz üzerine düşünmek için bir fırsat bilebiliriz. Modern dünya faydacılık üzerine kurulu, aklı ve faydayı aşkın ve değerlerin önüne koyuyor. Hayatı sadece bize fayda getiren etkinlikler üzerine mi kuracağız, yoksa değerler eksenin de mi? ‘Gemisini kurtaran kaptan mı diyeceğiz yoksa komşusu açken tok yatan bizden değildir’mi?”

“Tevazu öğrenmenin ön koşuludur”

“Yola çıkan adamın zihninde sayısız olasılıklar vardır.Yolun ortasındaki adamın kafasında ise sadece birkaç seçenek. İnsanın hayata hep bir acemi saflığıyla bakması, sanki yolun başındaymışçasına bir kalp duruluğuyla işe başlaması ve her an öğrenmeye hazır halde bulunması, önünde açılan imkanları çeşitlendirecektir. Tevazu öğrenmenin ön koşuludur. Geçmişte medrese kapılarının boyutunu kısa tutarlarmış ki insanlar ilim mekanına kafasını eğmeden giremesin.İlim kapısında kibri bırakmak gerek. Çok şey bildiğini düşünen bir öğrenci kendi bilgisini abartarak yanılabilir. Mütevazi olmak onun daha fazla çalışmasını ve daha iyi hazırlanmasını beraberinde getirecektir”

“Sade Yaşarsan Sen Bir Hazinesin Demektir”

“Uygarlık demiş Mark Twain, ‘gereksiz ihtiyaçların sınırsız bir biçimde çoğaltılmasıdır’. Ekonomik ve teknolojik ilerleme daha iyi toplum sunmadı bize. Aksine, yüksek hayat standardı giderek bir gayrıresmi baskı aracına dönüştü. Modern hayat pekçok sıkıntının daha fazla tüketimle giderilebileceğine dair bir yanılsama yarattı. Oysa duygusal sorunlara maddi çözümler bulmak geride bir tür kişisel tatminsizlik hissi bırakır. İnsan daha aza sahip olmayı seçerek daha çok tat alabilir hayattan. Bilinçli bir şekilde sade hayatı seçerek; işimizden, ailemizden, uğraştığımız etkinliklerden ve hatta kendimiz olmaktan bile daha fazla keyif alabilirz.”

Kitabın yazarı Prof.Dr. Kemal Sayar hekim, akademisyen, yazar, şair, aynı zamanda da baba… Timaş yayınevinden çıkarılan bu kitabı çok sevecek ve elinizden düşüremeyeceksiniz.

SAINT JOSEPH…”MEDYA GÜNLERİ”

medya-afis-webistanbul Saint Joseph Lisesi‘nin ‘Medya Günleri’ kapsamında düzenlediği etkinlik için İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği olarak İstanbul’daydık.

Türkiye’nin en köklü liselerin birinde öğrenci arkadaşlarımıza medya konulu konferas vermenin mutluluğunu yaşadık.

1875 yılında Fransızlar tarafından Türkiye’de kurulan lise o günden bugüne köklü bir eğitim veriyor. Binanın tarihi yapısının özenle korunduğu lisede gerçek bir eğitim ve öğretim verilerek başarılı bireyler yetiştiriliyor . Sosyal ve Kültürel etkinliklerin ayrıca önem verildiği lisede hemen hemen her gün sosyal bir etkinlik düzenleniyor.  Bu tür etkinliklerde öğrencilerin dünya görüşleri, algısı değişiyor.

Okulun en çok beğendim ve beni en çok etkilediği kısmı kütüphanesi oldu. Kütüphaneyi tasarlayan mimar, araştırma yapmak isteyen öğrenciler için her türlü konforu düşünmüş. Eskiden kilise olan binanın içi 1998 yılında yeniden revize edilmiş. Modern çağa ayak uyduran bu kütüphanede kitapların güncel tutulmasına önem gösteriliyor.  Sinema salonu, okuma salonu ve araştırma salonu ile kütüphane öğrencilerine gerçek bir hizmet sunuyor.

‘Medya Günleri’ etkinliğinde İGBD Genel Sekreteri Okan Yüksel, ‘Sosyal Medya’ ve ‘İnternet Gazeteciliği”ni, Levent Özen, Sosyal Medya Analizi’ni anlattı. Ben de ‘Televizyon Haberciliğini ve Haberin Serüveni’ni anlattım.

josephliler, konferansı ilgiyle izledi, internet gazeteciliği ve sosyal medya üzerine karşılıklı soru ve cevaplarla konferansı noktaladık.

Konferanstan elde ettiğimiz sonuca gelince, dünya hızla değişiyor ve bu değişime ayak uydurmaya çalışan medya da değişiyor. Basılı yayın araçlarına rağbetin azaldığı bu dönemde internet gazeteciliği kavramı hayatımızda hızla yer etmeye başladı.

Bu Güzel etkinliği gerçekleştirmemizde bize vesile olan Kültürel Etkinlikler Koordinatörü Ani Haddeler Pekman ve Kütüphane Memuru Arpi Emirziye’ye okula adım attığımız ilk dakikadan itibaren  gösterdikleri ilgi için çok teşekkür ederim…

Mehmet Turgut “30” ve Hürriyet/Kültür-Sanat

5105_1Türkiye’nin en çok okunan haber sitesi Hurriyet.com.tr‘nin Kültür-Sanat bölümünde her hafta kitap yarışması etkinliği düzenleniyor. Her hafta Hürriyet editörlerinin seçtiği bir kitap, yarışmada ödül olarak okuyuculara veriliyor. Yarışmada sorulan soruyu doğru cevaplayan 20 şanslı hurriyet.com.tr okuyucusu kitap kazanma şansı elde ediyor.

Gönderdiğiniz cevap eğer doğru ise yarışmada sıralamaya girmeniz çok önemli. Doğru cevapbınız 1’inci, 10’uncu, 50’nci, 100’üncü, 200’üncü, 250’nci, 300’üncü, 400’üncü, 450’nci, 500’üncü, 600’üncü, 650’nci, 700’üncü, 800’üncü, 850’nci, 900’üncü, 950’nci, 1000’inci, 1500’üncü, 2000’inci’den biri olduğu takdirde 20 şanslı  okuyucudan biri olabiliyorsunuz.

Sık sık takip ettiğim hurriyet.com.tr sitesinin hediye kitap etkinliğine  geçtiğimiz günlerde ben de katıldım. Yarışmaya katıldığım hafta ödül; ünlü fotoğrafçı Mehmet Turgut’un ’30’ adlı eseriydi. Sordukları soruyu doğru cevaplandırarak kitap kazanma şansı elde ettim ve  sıradışı fotoğraflarıyla tanınan fotoğrafçı Mehmet Turgut‘un 30 yaşına kadar çektiği, “seçilmiş” 40 fotoğrafı ve onların hikayelerini anlatan  “30” adlı kitabını kazandım.

Fotoğraf sanatçısı Turgut’un “30” adlı eserinde gerçekten sıradışı fotoğrafları var. Her bir fotoğraf karesinin yanında da fotoğrafı anlatan hikayeler yer alıyor. Fotoğraflarla anlatılan hikayeler  her bir kareye daha derinden bakmanızı sağlıyor. Kitabı gerçekten çok beğendiğimi söyleyebilirim.

1 hafta önce katıldığım yarışmada kazandığım kitap  dün elime ulaştı. Hurriyet.com.tr kültür-sanat editörlerine kitap etkinliği için yazımla teşekkür etmek istedim.

Sizler de  Hurriyet.com.tr/Kultur-Sanat bölümünü takip ederek  her hafta düzenlenen kitap yarışmasına  katılabilir ve birbirinden güzel kitaplar  kazanabilirsiniz, bilginize…

“Mutluluğun 7 Anahtarı”

Hava bulutlu, ağır gri bulutlar şehrin üstüne çökmüş, denizin mavisi yerini gri ve gri tonlarına ter etmiş, şehir her zamankinden boğuk, basıktı. Üç katlı bir bina, çatı katının balkonundan esen ılık esinti, saatin tik tak sesi yaşının verdiği tok sesle birleşiyor, sessizliğin içinde fısıldıyordu. Derken evin önünden geçen tren vagonlarının ani sesi fısıltıyı yok etti.

Çok sevdiği evinde, çocukluğunun geçtiği çatı katındaki balkonda belirdi. Gözlerinden farksız gökyüzündeki görüntüye , gözleri buğulu bakıyordu, belli belirsiz… Kaybolmak istiyordu orada… İçeriden gelen eskinin nahoş kokusu, dışarıda yeni hayatla birleştiği yerde yalnızlığını derinden hissettiği an oluvermişti…

Çocukluğunun geçtiği bu eski eve, hayattaki tüm sorumluluklarını kenarda bırakıp gelirdi. Annesini, babasını kaybedeli yıllar olmuştu. Her geldiğinde kütüphanenin tozlu raflarına dalar, annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulayıp öyle giderdi, kendince rutin bulduğu hayatına.

Herkesten kaçtığı sığınaktı sanki bu ev… Nedenini bilemediği, çözemediği sorunlarla baş başa kaldığı, boğuştuğu tek adresti burası. Ona çok şey anlatıyordu bu ev. Sessiz film gibi geçmişin her sahneleri canlanıyordu evin her köşesinde . Kafasındaki soruların cevaplarını, mutsuzluğunun sebeplerini ne geçmişte, ne bugünde, ne de yanında arar gibiydi. Sonu dehliz sonsuz boşluğunda yapayalnızdı kendince…

Mutluluk bu kadar mı uzaktı, ya da bu kadar mı cevapsız… Ya çok uzağında, ya çok yakınında, ya da hiçbir yerde… Mutluluk neydi? Düşünce denizinde yüzerken, çok sevdiği karısı, çocukları gözleri önüne geliyor, hayalinde onlara yaklaştığı anda görüntü kayboluyordu. Onlarda alışmışlardı onun bu durumuna, bu eve arada gelip kafasını dinlemesine ses çıkarmıyorlardı.

Ya yeniden doğmalı, ya da olmak istemediği kişi olmalıydı? Derin düşüncelerini, kapının çalan zil sesi bozmuştu. Şaşırmıştı, bu eve geldiğinde pek zilini çalan olmazdı, her geldiğinde eski komşularıyle bir “selam” dışında hiçbir muhabbeti yoktu. Kapıyı açmakla, açmamak arasında kaldı. Zil ısrarla çalmaya devam ediyordu. Son kararı kapıyı açmak oldu.

Karşısında yüzünü zar zor çıkardığı, çocukluk arkadaşı, eski komşusunun oğlu vardı. Gördüğü bu kişi artık yürüyemiyor tekerlekli sandalyeye mahkum hayatını devam ettiriyordu. Yanında sağır, dilsiz karısı vardı ve ellerinde dumanı tüten bir de yemek…

-“Yılların eskitemediği çocukluk arkadaşım… Evde olduğunu duydum, seni görmeden gitmek istemedim. Eşim elleriyle yaptı, afiyet olsun, sağlıcakla kal!”

Karısına baktı, o da kocasını onaylar gibi sağır ve dilsiz olduğundan el hareketleriyle kocasını onayladı. Karşılığında verdiği cevap basit bir teşekkürdü sadece. Kapıyı kapattı. Her ikisinin gözlerinde gördüğü gülen ışıltılı gözleri gitmiyordu aklından… Oysaki ikisininde sahip olamadığı, engelleri vardı; ama aynı zamanda tüm bunlara rağmen hayata tutunmuş mutlu ifadeleri de…

Balkona attı kendini. Artık yorgun bedeni, beynini taşıyamıyordu. Sonra balkon camına yansıyan görüntüsüne ilişti gözü. Gözlerini kapattı önce, sonsuz karanlıktan başka bir şey göremiyordu gözü, sonra kulaklarını kapattı iyice, etrafındaki sesleri duyamaz oldu, masanın üzerindeki sıcak yemeği bir an tadamadığını düşündü sonra, bacaklarına ilişti gözü. Bacaklarını hissetmediğini düşündü ve olduğu yerde düştü…

Onların engelleri vardı, ama hayatta tutunacakları umutları ve sahip oldukları diğer şeyler vardı. En önemlisi birbirlerine olan destekleri vardı… Önünde mutlu olmaması için ne bir engel, ne de bir sorun vardı. Dünyanın 7 harikasına sahipti: Görmek, tatmak, işitmek, yürümek, konuşmak, hissetmek, koklamak.

Mutluluğu, havanın gümüş renginde, denizin ufuk çizgisinde arayan adam mutluluğu uzaklarda değil, kendinde olduğunu artık anlamıştı. Tüm bu artılarının yanında, en büyük hazineye “aileye” sahipti.

Ceketiğini aldığı gibi çıktı evden… Her şeye sahip olan adamın ” desteği” olan ailesinin yanına koşmaktaydı sıra. Mutluluk, yerini bulmuştu, miskin, sessiz eve yerleşti…

O günden sonra o eve bir daha hiç kapanmadı. Derin düşünceler, yerini ailesiyle geçirdiği mutlu dakikalara bıraktı. O ev, arada annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulamak için uğranılan ev olmuştu artık. O ev, bir daha hiç bu kadar sessiz ve miskin olmadı…

2009 yılında İzmir Doğa ve Kültür Derneği’nin düzenlediği ‘mutluluk’ adlı öykü yarışmasına katılmıştım. Yarışma sonunda yarışmaya katılan öykü yazarlarının ‘mutluluk’ konulu öykülerinin toplandığı bir kitap ortaya çıktı. Bu kitapta benim de öykümün yer aldığı “Mutluluğun 7 Anahtarı” adlı öykümü paylaştım sizlerle, sevgiler…

Terzi Yamağı Barbaros Şansal…

Hayat çok küçük yaşlarda, marjinal bir ailenin çocuğu olarak başlamış onun için. 2 ihtilal, 3 harekat tecrübesi, 9 yıl süren sürgün hayatı, babaannesi ile  yaşamak zorunda kalan ve her sene mecburi okul değişiklikleri, takdir tastik misali…

Marmara Üniversitesi İktisadi Ticari ilimler Akademisi İşletme Fakültesi ile başlar lisans hayatı, 7 Kasım  1980 yılında Londra’ya kaçan Şansal, bir arkadaşının doğum kağıdıyla okumak zorunda kalmıştır, Londra’da  gömlek satıp geçinmeye başlar, tırnaklarıyla kazıyarak bugünlere kadar gelmiştir ve Türkiye’nin en önemli modacılarından olmuş, kendisini Terzi Yamağı  Barbaros Şansal olarak adlandırarak bir marka yaratmıştır.

29 Ocak 2011 tarihinde Bursa Uludağ Üniversitesi Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde Barbaros Şansal söyleşisine katılan şanslı insanlardan biriydim. Hayatına, mesleğine dair tüm bilinmeyenleri, sivri zekası ve engin tecrübeleriyle ondan dinlemek çok keyifliydi.

Dahiler kolay yetişmiyor hayatta ve ne yazık ki ülkemiz kendi yetiştirdiği değerlerine yeteri kadar önem vermiyor, yüceltmiyor, karalıyor adeta… Yıllardır söyleşi için Anadolu’da birçok üniversiteye giden Şansal, bazı üniversiteler tarafından artık kabul edilmiyor, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, sivri dili, dobra tavrından dolay sözde eğitim, öğretim, bilim kurumları tarafından kabul görmüyor!

Barbaros Şansal’ın insana dair tesipiti, altı çizilesi satırlar: ” Biz renkli yaratıklarız, biz canlılar, insanlar doğadaki diğer canlılardan çok farklı yaratıklarız, çünkü insan merkezli yaşıyoruz ve doğada doğal seleksiyonun içinde engelli üreten ve engellisiyle yaşayan tek canlı türüyüz. Fiziksel engeller bazen tedavi edilir ya da edilemez ama düşünsel engeller her zaman kroniktir, sabittir! ” 

“Renkli bir hayatımız var bizim, benim mesleğim renkli, ben 7 yaşında babaannemin yanında o devrin Cumhurbaşkanın eşi Mevhibe İnönü’nün günlük elbiselerinin düğmelerini dikerek başladım, yaz tatillerinde…” Küçük yaşlarda mandalları birleştirerek renk renk, irili ufaklı sandalyeler yapmış, yaratıcılığının ekmeğini küçük yaşlarda kazanmaya başlamıştır. Kendi mesleğini yani terziliğin rengini ise kırmızı olarak tanımlar, neden kırmızıdır terzinin rengi? Şöyle devam eder Şansal, “Gelinlikler bütün ülkelerde , bütün kültürlerde aslında kırmızıdır. Anadolu’muzda da gelinliğin rengi kırmızıdır, kınamız, kurdelemiz, bayrağımız kırmızıdır o yüzden biz sembol olarak Terzi’yi kırmızıyla özdeşleştiriyoruz” demiştir. “İyi elbise giyilmez içine girilir, nereden kapandığı belli olmamalıdır ki, sizler o giysiyi istediğinize açtırabilin.”

Popüler kültürü esir alan gençliğe, yeteri kadar okumayan, araştırmayan, televizyonlar tarafından her gün uyuşturulan gençliğe, sadece modadan değil, siyaset, sanat, kültür, politikaya dair kendi donanımlarını, kendine has vecizelerle anlattı. Ülkemizde, metrekareye bir modacı düştüğünü, her profesör damgasını yiyenin eğitmen olmadığını, duvarları diplomalarla dolu olan doktorların şifa dağıtmadığına kadar birçok konuda gözlemlerini paylaştı.

Salondaki gençlerden ülkemizin milli markalarını saymasını istediğinde, sayı elimizin parmaklarını geçemedi bile. Salondan “Sümerbank” sesi yükselince Şansal Sümerbank için hazin bir hikaye olduğundan bahsetti. Şansal Sümerbank’a dair; “Nazilli Sümerbank ulusal sermayemizin en önemli kalelerinden biriydi, dünya deviydi. 52 şubesiyle, 17 entegre tesisiyle, milyonlarca dönüm tarım alanları ve işlemeleriyle, banka şubeleriyle, madencilik işletmeleriyle, sosyal tesisleri, eğitim kurumları ve yayınlarıyla ne yazık ki bitirildi” dedi.

Barbaros Şansal, Türkiye’nin en önemli modacılarından Yıldırım Mayruk’un atölyesinde çalışmaktadır. Yıllardır Mayruk ile birlikte birçok ünlü kişileri giydirmişler, çok sayıda başarılı defilelerin altına imza atmışlardır. Mayruk’tan ve Şansal’dan modaya dair eğitim almak isteyen genç tasarımcılara ise daha önceden okul yönetimiyle konuşmak kaydıyla Yıldırım Mayruk Moda Laboratuvar’ında  ücretsiz sürekli eğitim( karşısında sertifika imzalamak kaydıyla) ulusal anlamda eğitim kampanyaları düzenlenmektedir. 20 kişiyi geçmeyen gruplara cumartesi günleri 8 saatlik eğitim verilebilmektedir.

Şansal’ın her cümlesi biz gençler için bir altın değerindeydi, ve son olarak bakın biz gençlere hayata dair şunları söyledi: “Ülkesi, ilkesi ve ülküsü olmayanların yaşama hakları olmaz, o yüzden vargılarınızı ve sangılarınızı yangılara döndürmek için algılarınızı açın.”

Mesleğim Hem İşim Hem Hobim!

Bu başlığı kendi tecrübemle attığımı sanmış olabilirsiniz, hatta yazı baştan pozitif enerji vermiş de olabilir size ama maalesef başka şeylerden bahsedeceğim. Türkiye gibi bir ülkede çevrenize bakarsanız  bu cümleyi kurabilen insan sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görürsünüz…

Meslek seçiminin ne kadar önemli olduğu en küçük yaştan itibaren empoze edilir, ama sadece lafta kaldığı bir gerçektir. Ülkemizde ne yazık ki bireyler değil, ebeveynler bireyler adına mesleklerine karar veriyor, çocuğun yeteneğine, ilgisine, alakasına bakılmadan  popüler meslekler arasından seçim yapılmaya zorlanıyor.

Ebeveynlerin tecrübeleri, çocuklarının geleceklerini düşünmeleri elbette önemlidir, değerlidir. Eğitimin ailede başladığı gerçeğini gözardı etmeden, çocukların da ayrı birey olduklarını unutmadan onların istekleri doğrultusunda yönlendirilmeleri de unutulmamalıdır!

Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki ailem meslek seçimi konusunda beni zorlamadı hiçbir zaman, seçimlerime saygı duydular, destekleri konusunda her zaman yanımda olduklarını hissettirdiler. Çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara olan merakım, onlarla iyi iletişim kurabilme yeteneğim sayesinde ben bugün çok iyi bir öğretmen ya da pedagog olabilirdim, ama bunu seçmedim. Bunun nedenini hem kendimde hem de sistemde aramak yanlış olmaz sanıyorum.

Sanata olan ilgim, medyaya, gerek kamera önü gerekse kamera arkasına merakım, spikerliğe olan yeteneğim doğrultusunda bir zamanlar bu yöne kayma amacı vardı bende.  Bunu da seçmemiştim. Buna yakın bir mesleğim oldu. Bir kamu kuruluşunda ise, uzman yardımcısıyım artık…

Bir tanıdığıma bu hayalimin olduğunu söylediğimde ise bana kurduğu cümle komik ve ülke gerçeğine yakın gibi gözükse de bir o kadar uzaktı aslında; “medya sektörü risklidir, memurluğu seçip, devlete kapağı atsan sabit güvenilir bir maaşın olsa fena olmaz mı?” dediğinde ise üzülmüştüm. Zira hayatın her anı, iş hayatının hepsi, gerek devlet, gerekse özel sektör risklerle dolu. Ülkemizde devlet kurumlarının özelleştirildiği bir ortamda devlete de artık güven kalmadığını belirtmek gerek.

Kendi çevremde ufak bir örnekle devam etmem gerekirse, üniversite sınavlarına yakın bir zamanda abimin sesinin 3.5 oktan olduğunu keşfetmesi, dershaneye gitmek yerine şan eğitimleri alması, operalarda, korolarda yer alması ve bir süre sonra babam tarafından işin en ilginci şan hocası tarafından bile bu yönde ilerlemesinin  engellenmesi ve daha başka mesleklere kayması için zorlanması beni çok şaşırtmıştı. O sevdiği işi yapacaktı, eminim ki başarılı da olacaktı. Ama ülke ve dünya gerçeği göz önüne alındığında kaç kişi operaya gidiyor, bu müziği dinliyor du ki… Haliyle bu da karın doyurmayacaktı, daha gerçek meslekler lazımdı ve operadan tamamen bağımsız, ‘istatistik’ diye bir meslek seçti, şimdi bu alanda çalışıyor.

Başarılı oldu tabi, şu an ‘sonradan’ sevdiği mesleğine ilgi duydu, işine dört elle sarılıyor. Akabinde şu soru geliyor akla, peki  müzik hobisi mi oldu? Maalesef hayır, soğudu, küstü, uzaklaştı müzikten… Hobisine bile almadı müziği… Aile arasında opera yapmasını kendisinden istememize tahammülü bile yoktu artık!

Bir başka örnek yine yakın çevremden… Küçük yaştan beri ilgi duyduğu alana merakı( yani medyaya) onun doğru üniversite ve doğru bölüm okumasına neden oldu. Bildiği yolda attığı adımlar onu zirveye taşıyacak zira. Daha mezun olmadan bulduğu işte bile ne yazık ki, yine ülke gerçeklerinden olsa gerek hata yapıp yapmadığı konusunda hala kafa yoruyor her işe gittiğinde… Sadece kendisi mi, en yakınları ebeveynleri bile onun bu seçiminden mutlu değiller, onu takdir etmek yerine mutsuzlarını her daim dile getirmeleri,işine aşık, işini seven bir insan için bile çekilmez hal alıyor ne yazık ki!

Gördüğünüz gibi, meslek seçimlerinde yalnız değiliz, kendimizi değil bir başkalarını dinleyerek adım atıyoruz geleceğimize. Kuşkusuz yetiştirdiğimiz nesiller de büyüklerimizden gördüğümüz şekilde yetiştirilecek, çark böyle dönmeye devam edecek. Doktor, Mühendis, Öğretmenden başka meslek sunulmayacak çocuklara, gelecek nesillerin ufukları genişlemeden gelişmiş  kalkınmış bir ülkeden bahsetmek mümkün müdür, varın siz düşünün!!