Beni Sessiz de Sevebilir misin?

İşten ayrıldığım, evililik hazırlıkları yaptığım, yeni bir iş bulma çalışmalarımın sürdüğü bugünlerde bir kitap geçti elime.

Beni Sessiz de Sevebilir misin? Prof.Dr.Kemal Sayar‘ın çıkan son kitabı..

Sepetinde çiçeği olan bisiklet resimli kapağından kitapta derin bir yolculuğa çıkacağınızı anlıyorsunuz.  Kitabın Pembe renkli kapağı da sıcak yaz günlerinde sizi okumaya teşvik ediyor.

Kitabın her bir bölümünde yazar, hayata dair bugüne kadar belki de  farkında olmadığınız birçok şeyin farkına varmanıza olanak sağlıyor.

Yazar insanı insanla, hayatla, kendiyle yüzleştiriyor. Kitap hakkında daha fazla fikre sahip olmanız için kitaptan kısa kısa  cümleler aktarmak istiyorum.

benisessizdesevebilirmisin“Yola çıkmadan ne kadar uzağa gideceğini bilemezsin” 

“Bazen kendimize kör kalabiliyoruz, sevdiğimiz insanların içten değerlendirmelerini, kendimiz üzerine düşünmek için bir fırsat bilebiliriz. Modern dünya faydacılık üzerine kurulu, aklı ve faydayı aşkın ve değerlerin önüne koyuyor. Hayatı sadece bize fayda getiren etkinlikler üzerine mi kuracağız, yoksa değerler eksenin de mi? ‘Gemisini kurtaran kaptan mı diyeceğiz yoksa komşusu açken tok yatan bizden değildir’mi?”

“Tevazu öğrenmenin ön koşuludur”

“Yola çıkan adamın zihninde sayısız olasılıklar vardır.Yolun ortasındaki adamın kafasında ise sadece birkaç seçenek. İnsanın hayata hep bir acemi saflığıyla bakması, sanki yolun başındaymışçasına bir kalp duruluğuyla işe başlaması ve her an öğrenmeye hazır halde bulunması, önünde açılan imkanları çeşitlendirecektir. Tevazu öğrenmenin ön koşuludur. Geçmişte medrese kapılarının boyutunu kısa tutarlarmış ki insanlar ilim mekanına kafasını eğmeden giremesin.İlim kapısında kibri bırakmak gerek. Çok şey bildiğini düşünen bir öğrenci kendi bilgisini abartarak yanılabilir. Mütevazi olmak onun daha fazla çalışmasını ve daha iyi hazırlanmasını beraberinde getirecektir”

“Sade Yaşarsan Sen Bir Hazinesin Demektir”

“Uygarlık demiş Mark Twain, ‘gereksiz ihtiyaçların sınırsız bir biçimde çoğaltılmasıdır’. Ekonomik ve teknolojik ilerleme daha iyi toplum sunmadı bize. Aksine, yüksek hayat standardı giderek bir gayrıresmi baskı aracına dönüştü. Modern hayat pekçok sıkıntının daha fazla tüketimle giderilebileceğine dair bir yanılsama yarattı. Oysa duygusal sorunlara maddi çözümler bulmak geride bir tür kişisel tatminsizlik hissi bırakır. İnsan daha aza sahip olmayı seçerek daha çok tat alabilir hayattan. Bilinçli bir şekilde sade hayatı seçerek; işimizden, ailemizden, uğraştığımız etkinliklerden ve hatta kendimiz olmaktan bile daha fazla keyif alabilirz.”

Kitabın yazarı Prof.Dr. Kemal Sayar hekim, akademisyen, yazar, şair, aynı zamanda da baba… Timaş yayınevinden çıkarılan bu kitabı çok sevecek ve elinizden düşüremeyeceksiniz.

SAINT JOSEPH…”MEDYA GÜNLERİ”

medya-afis-webistanbul Saint Joseph Lisesi‘nin ‘Medya Günleri’ kapsamında düzenlediği etkinlik için İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği olarak İstanbul’daydık.

Türkiye’nin en köklü liselerin birinde öğrenci arkadaşlarımıza medya konulu konferas vermenin mutluluğunu yaşadık.

1875 yılında Fransızlar tarafından Türkiye’de kurulan lise o günden bugüne köklü bir eğitim veriyor. Binanın tarihi yapısının özenle korunduğu lisede gerçek bir eğitim ve öğretim verilerek başarılı bireyler yetiştiriliyor . Sosyal ve Kültürel etkinliklerin ayrıca önem verildiği lisede hemen hemen her gün sosyal bir etkinlik düzenleniyor.  Bu tür etkinliklerde öğrencilerin dünya görüşleri, algısı değişiyor.

Okulun en çok beğendim ve beni en çok etkilediği kısmı kütüphanesi oldu. Kütüphaneyi tasarlayan mimar, araştırma yapmak isteyen öğrenciler için her türlü konforu düşünmüş. Eskiden kilise olan binanın içi 1998 yılında yeniden revize edilmiş. Modern çağa ayak uyduran bu kütüphanede kitapların güncel tutulmasına önem gösteriliyor.  Sinema salonu, okuma salonu ve araştırma salonu ile kütüphane öğrencilerine gerçek bir hizmet sunuyor.

‘Medya Günleri’ etkinliğinde İGBD Genel Sekreteri Okan Yüksel, ‘Sosyal Medya’ ve ‘İnternet Gazeteciliği”ni, Levent Özen, Sosyal Medya Analizi’ni anlattı. Ben de ‘Televizyon Haberciliğini ve Haberin Serüveni’ni anlattım.

josephliler, konferansı ilgiyle izledi, internet gazeteciliği ve sosyal medya üzerine karşılıklı soru ve cevaplarla konferansı noktaladık.

Konferanstan elde ettiğimiz sonuca gelince, dünya hızla değişiyor ve bu değişime ayak uydurmaya çalışan medya da değişiyor. Basılı yayın araçlarına rağbetin azaldığı bu dönemde internet gazeteciliği kavramı hayatımızda hızla yer etmeye başladı.

Bu Güzel etkinliği gerçekleştirmemizde bize vesile olan Kültürel Etkinlikler Koordinatörü Ani Haddeler Pekman ve Kütüphane Memuru Arpi Emirziye’ye okula adım attığımız ilk dakikadan itibaren  gösterdikleri ilgi için çok teşekkür ederim…

Mehmet Turgut “30” ve Hürriyet/Kültür-Sanat

5105_1Türkiye’nin en çok okunan haber sitesi Hurriyet.com.tr‘nin Kültür-Sanat bölümünde her hafta kitap yarışması etkinliği düzenleniyor. Her hafta Hürriyet editörlerinin seçtiği bir kitap, yarışmada ödül olarak okuyuculara veriliyor. Yarışmada sorulan soruyu doğru cevaplayan 20 şanslı hurriyet.com.tr okuyucusu kitap kazanma şansı elde ediyor.

Gönderdiğiniz cevap eğer doğru ise yarışmada sıralamaya girmeniz çok önemli. Doğru cevapbınız 1’inci, 10’uncu, 50’nci, 100’üncü, 200’üncü, 250’nci, 300’üncü, 400’üncü, 450’nci, 500’üncü, 600’üncü, 650’nci, 700’üncü, 800’üncü, 850’nci, 900’üncü, 950’nci, 1000’inci, 1500’üncü, 2000’inci’den biri olduğu takdirde 20 şanslı  okuyucudan biri olabiliyorsunuz.

Sık sık takip ettiğim hurriyet.com.tr sitesinin hediye kitap etkinliğine  geçtiğimiz günlerde ben de katıldım. Yarışmaya katıldığım hafta ödül; ünlü fotoğrafçı Mehmet Turgut’un ’30’ adlı eseriydi. Sordukları soruyu doğru cevaplandırarak kitap kazanma şansı elde ettim ve  sıradışı fotoğraflarıyla tanınan fotoğrafçı Mehmet Turgut‘un 30 yaşına kadar çektiği, “seçilmiş” 40 fotoğrafı ve onların hikayelerini anlatan  “30” adlı kitabını kazandım.

Fotoğraf sanatçısı Turgut’un “30” adlı eserinde gerçekten sıradışı fotoğrafları var. Her bir fotoğraf karesinin yanında da fotoğrafı anlatan hikayeler yer alıyor. Fotoğraflarla anlatılan hikayeler  her bir kareye daha derinden bakmanızı sağlıyor. Kitabı gerçekten çok beğendiğimi söyleyebilirim.

1 hafta önce katıldığım yarışmada kazandığım kitap  dün elime ulaştı. Hurriyet.com.tr kültür-sanat editörlerine kitap etkinliği için yazımla teşekkür etmek istedim.

Sizler de  Hurriyet.com.tr/Kultur-Sanat bölümünü takip ederek  her hafta düzenlenen kitap yarışmasına  katılabilir ve birbirinden güzel kitaplar  kazanabilirsiniz, bilginize…

‘Sis ve Gece’ Ahmet Ümit

Haftanın kitabı olarak bu hafta Ahmet Ümit‘in Sis ve Gece adlı romanını paylaşacağım sizlerle. Ahmet Ümit, son yıllarda romanları beğenerek okunan, ilgiyle takip edilen bir yazar. Özellikle yazarın Bab-ı Esrar, İstanbul Hatırası, Beyoğlu Rapsodisi gibi romanları kitapçılarda en çok okunanlar listesinde yerini aldı.

Sis ve Gece adlı romanı Everest yayınlarından çıkmış. Kitabın normal boyutları olduğu gibi benim gibi cep kitabı şeklinde okumayı sevenler için de cep kitabı şeklinde de basılmış 439 sayfa dolu dolu bir roman…

Sis ve Gece adlı roman’ın içeriğine konusuna gelince,  MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) görevlisi Sedat ve aniden kaybolan Mine adlı karakterlerin yasak aşkını ele alıyor.  Yasak aşkın yanısıra Mit içindeki entrikalar,  köklü değişiklikler, korkular, İstanbul’un bilinmeyen hayatlarından manzarlar, örgüt evlerine düzenlenen baskınlar, cinayetler, sorguların da yer aldığı bir roman.

Mit görevlisi Sedat görevini çok severek, tutkuyla yapmaktadır. Sedat evlidir ve 2 kızı vardır. Örgütten uzaklaştırılan Sedat, boşluğa düşer, bunalıma girer, çıkış yolları aradığı bir zamanda genç, güzel, üniversite öğrencisi Mine ile karşılaşır ve hayatı tamamen değişir, ona tutkuyla bağlanır, Mine’yle tutkulu bir aşk yaşarlar. Mine aniden ortadan kaybolur ve Sedat amansızca Mine’yi aramaya başlar. Mine’yi ararken Sedat’ın teşkilatta yaşadıkları,  Mine’ye olan aşkı ve karısıyla arasındaki duygu  karmaşası, örgüt bağlantılarını çözme savaşı yer almaktadır.

Mine’nin oturduğu ev sahibi Rum Madam Eleni ve engelli kızı Maria ile kaybolan Mine ile sürekli bağlantı kuran Sedat Mine’nin cansız bedenine ulaşmasıyla roman sona erer.

Sis ve Gece adlı roman beyaz perdeye de uyarlanmış. Turgut Yasalar’ın yönetmenliğinde çekilen filmin oyuncu kadrosu da olmdukça güçlü.  Uğur Polat(Sedat) ve Selma Ergeç(Mine) başrollerini paylaştığı filmde, Oktay Kaynarca, İlyas Salman, Tardu Flordun, Ayten Uncuoğlu gibi önemli isimler yer almaktadır.

Filmin fragmanı için: http://www.youtube.com/watch?v=A43WsqKcP6k

Film 2007 yılında vizyona girmiş, Sis ve Gece filmi, En İyi Görüntü Yönetmeni(18.Ankara Film Festivali-2007), En İyi Sanat Yönetmeni (14.Adana Altın Koza Film Şenliği-2007),En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (40.Siyad Türk Sineması Ödülleri -2007), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu(18.Ankara Film Festivali-2007), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (12.Sadri Alışık Ödülleri-2007) gibi ödüller almış.

Ahmet Ümit’in polisiye/gerilim türündeki bu romanını okumanızı ve ardından Sis ve Gece filmini izleminizi bilhassa kitabı okurken zihninizde canlandırdığınız karakterleri beyaz perdedeki yansımalarını görmenizi tavsiye ederim…

 

Sigma Center ile ‘Sigma Akademi’ Projesi

Sigma Center Kalite ve Verimlilik Yönetimi Danışmanlığı Bursa’da 1999 yılından beri danışmanlık hizmeti vermektedir. Sigma Centeralanında Uzman Ekibi ile Kalite ve Verimlilik Yönetimi Danışmanlığı sunmakta ve eğitimler vermekte, “Yalın 6 Sigma” kapsamında problem savaşçıları olarak tanımlanan Kara Kuşak, Yeşil Kuşak ve Sarı Kuşak eğitimleri vermektedir.

Sigma Center tüm bu eğitimlerin yanında geçtiğimiz yıl  KOSGEB‘in de desteği ile ‘Sigma Akademi’ adı altında  yeni bir projeye imza atmıştır. Teknolojinin hızla gelişmesi, çağın teknolojisi internetin doğru kullanılması, zamandan tasarruf gibi unsurları göz önünde tutan ve bu amaçlarla yola çıkan Sigma Center, ‘Sigma Akademi’ projesi adı altında  Türkiye’de daha yeni tanınmaya başlanan, ‘internette online eğitim‘ kapsamında bir akademi oluşturmuştur. Bu proje KOSGEB tarafından çok beğenilmiş hatta projenin devamı niteliğinde olan ikinci aşaması için KOSGEB‘in desteği sağlanmıştır.

Sigma Akademi ‘de ; Kalite Yönetim Sistemi (ISO:9001:2008), 5S İşyeri Organizasyonu, İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetim Sistemi (OHSAS 18001:2007), Kalite Yönetim Prensipleri Eğitimi, Etkili İletişim İçin Beden Dili ve Diksiyon Eğitimi v.b. gibi alanında uzman eğitmenler  tarafından seslendirilmiş daha birçok eğitimi uygun fiyatlarla online izleyebilir, canlı derslere katılabilir, Sigma Akademi’nin  daha birçok avantajlarından faydalanabilirsiniz.

Sigma Akademi projesinde İş Sağlığı ve Güvenliği(OHSAS:18001:2007), Çevre Yönetim Sistemleri (ISO:14000), Proses FMEA Hata Türleri ve Etkileri Analizi gibi  birçok eğitimin seslendirilmesi ve görsel çekimini bizzat gerçekleştirdiğim için projeyle yakından ilgilenme şansım oldu.

Projenin beni en çok etkileyen yanı zamanla yarıştığımız bu çağda oturduğumuz yerden istediğimiz eğitime anında ulaşabilme fırsatının bize altın tepsi ile sunulmuş olması… Eğitimlere işyerinde, evde, seyahatte istediğiniz zaman istediğiniz yerde, zaman kaybetmeden ulaşabilmenin avantajına Sigma Akademi ayrıcalığıyla sadece bir tık öteden ulaşmak mümkün.

Ayrıca, Sigma Center Genel Müdürü Yılmaz Altaş tarafından yazılan  ‘5S İş Yeri Organizasyonu Uygulayıcı El Kitabı’ ve Sorularla Kalite’ kitaplarına ve yönetim sistemleri ile ilgili kaynaklara Sigma Akademi‘de ulaşabiliyorsunuz.

Sigma Center ve Sigma Akademi eğitimleri, online dersleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmak istiyorsanız: www.sigmacenter.com.tr ve www.sigmaakademi.com adresinlerin yararlanabilirsiniz.

“Mutluluğun 7 Anahtarı”

Hava bulutlu, ağır gri bulutlar şehrin üstüne çökmüş, denizin mavisi yerini gri ve gri tonlarına ter etmiş, şehir her zamankinden boğuk, basıktı. Üç katlı bir bina, çatı katının balkonundan esen ılık esinti, saatin tik tak sesi yaşının verdiği tok sesle birleşiyor, sessizliğin içinde fısıldıyordu. Derken evin önünden geçen tren vagonlarının ani sesi fısıltıyı yok etti.

Çok sevdiği evinde, çocukluğunun geçtiği çatı katındaki balkonda belirdi. Gözlerinden farksız gökyüzündeki görüntüye , gözleri buğulu bakıyordu, belli belirsiz… Kaybolmak istiyordu orada… İçeriden gelen eskinin nahoş kokusu, dışarıda yeni hayatla birleştiği yerde yalnızlığını derinden hissettiği an oluvermişti…

Çocukluğunun geçtiği bu eski eve, hayattaki tüm sorumluluklarını kenarda bırakıp gelirdi. Annesini, babasını kaybedeli yıllar olmuştu. Her geldiğinde kütüphanenin tozlu raflarına dalar, annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulayıp öyle giderdi, kendince rutin bulduğu hayatına.

Herkesten kaçtığı sığınaktı sanki bu ev… Nedenini bilemediği, çözemediği sorunlarla baş başa kaldığı, boğuştuğu tek adresti burası. Ona çok şey anlatıyordu bu ev. Sessiz film gibi geçmişin her sahneleri canlanıyordu evin her köşesinde . Kafasındaki soruların cevaplarını, mutsuzluğunun sebeplerini ne geçmişte, ne bugünde, ne de yanında arar gibiydi. Sonu dehliz sonsuz boşluğunda yapayalnızdı kendince…

Mutluluk bu kadar mı uzaktı, ya da bu kadar mı cevapsız… Ya çok uzağında, ya çok yakınında, ya da hiçbir yerde… Mutluluk neydi? Düşünce denizinde yüzerken, çok sevdiği karısı, çocukları gözleri önüne geliyor, hayalinde onlara yaklaştığı anda görüntü kayboluyordu. Onlarda alışmışlardı onun bu durumuna, bu eve arada gelip kafasını dinlemesine ses çıkarmıyorlardı.

Ya yeniden doğmalı, ya da olmak istemediği kişi olmalıydı? Derin düşüncelerini, kapının çalan zil sesi bozmuştu. Şaşırmıştı, bu eve geldiğinde pek zilini çalan olmazdı, her geldiğinde eski komşularıyle bir “selam” dışında hiçbir muhabbeti yoktu. Kapıyı açmakla, açmamak arasında kaldı. Zil ısrarla çalmaya devam ediyordu. Son kararı kapıyı açmak oldu.

Karşısında yüzünü zar zor çıkardığı, çocukluk arkadaşı, eski komşusunun oğlu vardı. Gördüğü bu kişi artık yürüyemiyor tekerlekli sandalyeye mahkum hayatını devam ettiriyordu. Yanında sağır, dilsiz karısı vardı ve ellerinde dumanı tüten bir de yemek…

-“Yılların eskitemediği çocukluk arkadaşım… Evde olduğunu duydum, seni görmeden gitmek istemedim. Eşim elleriyle yaptı, afiyet olsun, sağlıcakla kal!”

Karısına baktı, o da kocasını onaylar gibi sağır ve dilsiz olduğundan el hareketleriyle kocasını onayladı. Karşılığında verdiği cevap basit bir teşekkürdü sadece. Kapıyı kapattı. Her ikisinin gözlerinde gördüğü gülen ışıltılı gözleri gitmiyordu aklından… Oysaki ikisininde sahip olamadığı, engelleri vardı; ama aynı zamanda tüm bunlara rağmen hayata tutunmuş mutlu ifadeleri de…

Balkona attı kendini. Artık yorgun bedeni, beynini taşıyamıyordu. Sonra balkon camına yansıyan görüntüsüne ilişti gözü. Gözlerini kapattı önce, sonsuz karanlıktan başka bir şey göremiyordu gözü, sonra kulaklarını kapattı iyice, etrafındaki sesleri duyamaz oldu, masanın üzerindeki sıcak yemeği bir an tadamadığını düşündü sonra, bacaklarına ilişti gözü. Bacaklarını hissetmediğini düşündü ve olduğu yerde düştü…

Onların engelleri vardı, ama hayatta tutunacakları umutları ve sahip oldukları diğer şeyler vardı. En önemlisi birbirlerine olan destekleri vardı… Önünde mutlu olmaması için ne bir engel, ne de bir sorun vardı. Dünyanın 7 harikasına sahipti: Görmek, tatmak, işitmek, yürümek, konuşmak, hissetmek, koklamak.

Mutluluğu, havanın gümüş renginde, denizin ufuk çizgisinde arayan adam mutluluğu uzaklarda değil, kendinde olduğunu artık anlamıştı. Tüm bu artılarının yanında, en büyük hazineye “aileye” sahipti.

Ceketiğini aldığı gibi çıktı evden… Her şeye sahip olan adamın ” desteği” olan ailesinin yanına koşmaktaydı sıra. Mutluluk, yerini bulmuştu, miskin, sessiz eve yerleşti…

O günden sonra o eve bir daha hiç kapanmadı. Derin düşünceler, yerini ailesiyle geçirdiği mutlu dakikalara bıraktı. O ev, arada annesinin çok sevdiği çiçeklerini sulamak için uğranılan ev olmuştu artık. O ev, bir daha hiç bu kadar sessiz ve miskin olmadı…

2009 yılında İzmir Doğa ve Kültür Derneği’nin düzenlediği ‘mutluluk’ adlı öykü yarışmasına katılmıştım. Yarışma sonunda yarışmaya katılan öykü yazarlarının ‘mutluluk’ konulu öykülerinin toplandığı bir kitap ortaya çıktı. Bu kitapta benim de öykümün yer aldığı “Mutluluğun 7 Anahtarı” adlı öykümü paylaştım sizlerle, sevgiler…

Meşhur Karatay Diyeti…

Son zamanlarda ortalık ‘Karatay’ diyeti ile çalkalanıyor, herkes Prof. Dr. M. Canan Efendigil Karatay’ın meşhur diyetini konuşuyor son günlerde. Bildiğimiz tüm ezberleri bozan bu diyetin sırlarından bahsedeyim sizlere.

Karatay’ı televizyonda tesadüfen bir kanalda gördüm, izledim ve söyledikleri çok ilginç geldi. Daha önce beslenme uzmanlarının söylediklerinden çok farklı şeyler söylüyordu. İlgimi çekince hemen bir Karatay Diyeti kitabı satın aldım. Bu kitapta sağlıklı kilo vermenin, kilonuzu korumanın nasıl sağlanacağına dair çok güzel püf noktaları var.

Bakın Karatay Kitabı ile ilgili neler söylüyor:

” Bu kitap insülin ve Leptin direncini kırmak, karaciğer yağlanmasının dolayısı ile göbek yağının ilerlemesinin önüne geçmek ve geriletmek amacını hedef almıştır. Sıradan bir mucize diyet listesi değildir. Sağlıklı bir yaşam biçimi edinmek için kolayca uygulanabilen öneriler içermektedir. Karatay Diyeti’nin diğer diyetlerden daha rahat uygulanabilir ve farklı olmasının temelinde, düşük glisemik indeksli besinlerin tüketilmesinin öneminin öne çıkması yatmaktadır. Ek olarak birçok diyet ile senelerden beri önerilmekte olan günlük kalori hesabının yer almamasının yanı sıra, yasaklanmış ya da kısıtlanmış olan sağlıklı yağların, sağlık ve özellikle kilo verme sürecinde öenmlerinin vurgulanmasıdır. 

Sağlıklı yağlar tüketilmedikçe, insülin ve leptin direnci kırılamaz ve kilo vermemiz mümkün olmaz! Diğer bir deyişle vücudumuzda depolanmış ve kanımızda birikmiş yağların (trigliseridlerin) yıkılarak azalması için sağlıklı olan yağları mutlaka tüketmemiz gerekiyor.” 

Bugüne kadar kuruyemişlerin hep kilo aldırdığını bilirdik ama Karatay kuruyemişlerin  fındık, fıstık, ceviz, badem, ayçekirdeği, kabakçekirdeği gibi kuruyemişlerin bilakis kilo aldırmadığını  vücuda kan yaptığını hemde vücudu ısıttığını söylüyor.

Karatay özellikle sabah kahvaltılarında ceviz tüketilmesine çok önem veriyor, kişiler dilediği kadar yumurta yiyebilir, bal, reçel, pekmez tüketilmeyecek ve  ekmek tüketimi asla olmayacak!

Karatay’ın dikkatini çektiği diğer bir nokta ise Kolestrol hakkında bilinenlerin bugüne kadar yanlış olması. Bilinenin aksine yağlı yiyecekler kan kolestrolünü yükseltmiyor, asıl kan yağlarının metabolizmasını bozan ve onları zararlı hale getiren, tatlı, şeker, bal ve tatlandırıcılar; meyveler, meyve suları, bütün şekerli içecekler ve yüksek glimesik indeksli karbonhidratlar (pirinç, ekmek, tost, vb…) olduğunu söylüyor. Karatay ayrıca kan kolestrolünün yükselmemesi ve sağlıklı bir hayat için her gün 2 adet yumurta yenmesi gerektiğini söylüyor.

Karatay’ın önerilerini genel çerçevede özetleyecek olursak;

1-) Yemeklerde sızma zeytinyağı tüketilmeli,
2-) Makarna, pilavın yanında asla ekmek tüketilmemeli,
3-) Margarinin hayatımızda asla yeri olmayacak,
4-) Diyet ürünleri adı altında satılan hiçbir yapay gıda tüketilmeyecek,
5-) Trans yağlardan uzak durmalı, mümkünse tuzu azaltamak ve kristal kaya tuzu kullanılmalıdır.
6-)Son olarak hergün 2-2.5 litre taze limonlu doğal kaynak suyu tüketilmelidir.

Karatay’ın önerilerinden yararlanmak isterseniz Karatay’ın piyasada çok sayıda kitabı mevcut, sağlıklı yaşam ve kilo vermeye ilişkin  ayrıntılı bilgiler ve çok daha fazlasını Karatay’ın kitaplarından edinebilirsiniz.  Sağlıklı bir yaşam sandığınız kadar uzaklarda değil!!

JAPON BALIKLARI ve FELSEFESİ

Geçen gün kütüphanemi karıştırırken çok güzel bir kitap geçti elime. Hayata dair öykülerin anlatıldığı, bilgi dolu, ışıl ışıl bir kitap. Kitabın ismi; “Hayata Yön Veren Hikayeler”. Kitap Ostim Vakfı Yayınları tarafından çıkarılmış. Bu kitaptaki öykülerden seçtiğim hikayeleri ara ara yer vereceğim yazılarımda. Gelelim hikayemize. Hikayemizin ismi “Japon balıkları ve felsefesi”

*JAPON BALIKLARI VE FELSEFESİ

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.

Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.

Ancak japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.

Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.

Balıkçılar nasıl olacakta Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?

Siz olsaydınız ne yapardınız?

Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.

Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?

Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı?

Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir. 1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere ‘insanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder.’ Ne kadar akıllı, azman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.

Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi. Buradan da görüleceği üzere problemlerden uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir.

Problemimiz çok çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.

Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün.

 

* Hayata Yön Veren Hikayeler II, Ostim Vakfı Yayınları.

Bir ‘Aşk’ Romanı…

Yoğun ve yorucu bir günün ardından, yaseminli yeşil çayımı yanıma aldım ve başladım bilgisayarımın tuşlarına basmaya…

Hazır vizelerimide atlatmışken, kalan vakitlerimi bolca kitap okumaya ayırıyorum… Ben kitap okudukça, siz değerli okuyucularıma okuduğum kitaplar hakkında olumlu veya olumsuz eleştirilerimi bu sitemde paylaşmaya çalışacağım.

Bu haftanın kitabı severek kitaplarını okuduğum Elif Şafak’ın ‘Aşk’ adlı romanı… Bu kitabı okumamın manevi değeri var. Çok değerli arkadaşımın hediyesi bu kitap bana. O yüzden elimden hiç düşürmedim. E tabi romanın güzel ve akıcı olması da ayrı ilgimi çekti. Kitap pembe ve siyah renkli olmak üzere 2 çeşit basılmış. İlk çıktığında pembe olarak çıkmış. Erkekler pembe renkli kitabı okumak istemeyince kitabın siyah rengi basılmış. Benim kitabımın rengi pespembe. Tam benlik. Çok severim bu rengi…

Bakın yazar Elif Şafak ‘Aşk’ adlı romanı için şunları söylemiş: “Bu roman tek bir roman değil, roman içinde roman, hikaye içinde hikaye, aşk içinde aşk… Ben aslında aşktan yola çıktım. Aşkı anlamaya çalışan ve anlatan bir roman yazmak istedim. Ama hem dünyevi hem ilahi boyutlarıyla, hem dününe bakan hem bugününe bakan bir roman yazmak istedim. Belki hem batıyı hem doğuyu içine alan farklı gibi duran hatta bazen zıt gibi duran unsurları buluşturan bir bağ olarak aldım aşkı ve yola çıkış noktam da bu oldu.”

Kitapta, Şems ve Mevlana hakkında bolca bilgi sahibi oluyorsunuz ve tabi Şems ve Mevlana arasındaki o ilahi aşka kayıtsız kalmanız imkansız… Şems’in kitabın satırlarına yansıyan bilgece söylemleri, kitaba ayrı bir tat katıyor. Kitabın tarihsel süreci, 1240’lı yıllar ve 2008 yıları arasında gidip geliyor. 2008 yılındaki evli, mesleği editör olan, 40 yaşlarında 3 çocuk annesinin hayatındaki yaşadığı gel-gitlerin, günlüğüne yansımaları yer almaktadır. Ayrıca bu bayan 2000’li yılların yaşayan çağdaş, modern bayan profilini yansıtmaktadır.

Sıkılmadan, severek okuduğum kitaplardan biridir ‘Aşk’ romanı. Hazır haftasonu yaklaşmışken Aşk kitabı olmasa bile bir Elif Şafak kitabı okumanızı tavsiye ederim. Kitap akıcı, sade, sıkılacağınızı sanmıyorum… Kitaplarla dolu bir hafta diliyorum…