Beni Sessiz de Sevebilir misin?

İşten ayrıldığım, evililik hazırlıkları yaptığım, yeni bir iş bulma çalışmalarımın sürdüğü bugünlerde bir kitap geçti elime.

Beni Sessiz de Sevebilir misin? Prof.Dr.Kemal Sayar‘ın çıkan son kitabı..

Sepetinde çiçeği olan bisiklet resimli kapağından kitapta derin bir yolculuğa çıkacağınızı anlıyorsunuz.  Kitabın Pembe renkli kapağı da sıcak yaz günlerinde sizi okumaya teşvik ediyor.

Kitabın her bir bölümünde yazar, hayata dair bugüne kadar belki de  farkında olmadığınız birçok şeyin farkına varmanıza olanak sağlıyor.

Yazar insanı insanla, hayatla, kendiyle yüzleştiriyor. Kitap hakkında daha fazla fikre sahip olmanız için kitaptan kısa kısa  cümleler aktarmak istiyorum.

benisessizdesevebilirmisin“Yola çıkmadan ne kadar uzağa gideceğini bilemezsin” 

“Bazen kendimize kör kalabiliyoruz, sevdiğimiz insanların içten değerlendirmelerini, kendimiz üzerine düşünmek için bir fırsat bilebiliriz. Modern dünya faydacılık üzerine kurulu, aklı ve faydayı aşkın ve değerlerin önüne koyuyor. Hayatı sadece bize fayda getiren etkinlikler üzerine mi kuracağız, yoksa değerler eksenin de mi? ‘Gemisini kurtaran kaptan mı diyeceğiz yoksa komşusu açken tok yatan bizden değildir’mi?”

“Tevazu öğrenmenin ön koşuludur”

“Yola çıkan adamın zihninde sayısız olasılıklar vardır.Yolun ortasındaki adamın kafasında ise sadece birkaç seçenek. İnsanın hayata hep bir acemi saflığıyla bakması, sanki yolun başındaymışçasına bir kalp duruluğuyla işe başlaması ve her an öğrenmeye hazır halde bulunması, önünde açılan imkanları çeşitlendirecektir. Tevazu öğrenmenin ön koşuludur. Geçmişte medrese kapılarının boyutunu kısa tutarlarmış ki insanlar ilim mekanına kafasını eğmeden giremesin.İlim kapısında kibri bırakmak gerek. Çok şey bildiğini düşünen bir öğrenci kendi bilgisini abartarak yanılabilir. Mütevazi olmak onun daha fazla çalışmasını ve daha iyi hazırlanmasını beraberinde getirecektir”

“Sade Yaşarsan Sen Bir Hazinesin Demektir”

“Uygarlık demiş Mark Twain, ‘gereksiz ihtiyaçların sınırsız bir biçimde çoğaltılmasıdır’. Ekonomik ve teknolojik ilerleme daha iyi toplum sunmadı bize. Aksine, yüksek hayat standardı giderek bir gayrıresmi baskı aracına dönüştü. Modern hayat pekçok sıkıntının daha fazla tüketimle giderilebileceğine dair bir yanılsama yarattı. Oysa duygusal sorunlara maddi çözümler bulmak geride bir tür kişisel tatminsizlik hissi bırakır. İnsan daha aza sahip olmayı seçerek daha çok tat alabilir hayattan. Bilinçli bir şekilde sade hayatı seçerek; işimizden, ailemizden, uğraştığımız etkinliklerden ve hatta kendimiz olmaktan bile daha fazla keyif alabilirz.”

Kitabın yazarı Prof.Dr. Kemal Sayar hekim, akademisyen, yazar, şair, aynı zamanda da baba… Timaş yayınevinden çıkarılan bu kitabı çok sevecek ve elinizden düşüremeyeceksiniz.

DÜNYA’NIN EN KUTSAL VE EN ZORLU GÖREVİ ANNELİK… İŞTE DÜNYA’NIN ANNELERİ…

anne

Bugün Anneler günü… Dünyada en kutsal görevin onlara verildiği annelerimizin günü… Bu özel günde dünyanın annelerini düşünmeden edemedim.. 21.yy’da yaşayan dünyanın anneleri geçti gözümün önünden birer birer..

Farklı ülkelerden, farklı kültürlere, dillere, ırklara sahip anneler… Farklı inançlara, haklara sahip anneler. Kimi çok zengin, kimi fakir, ama hepsinin ortak bir noktası var o da anne olmaları.

Dünyanın anneleri demişken nedense mutlu annelerden çok acısını kalbine gömen anneleri düşündüm. Mutlu anneler mutluydu, yanında çocuklarıyla bu özel günü kutluyorlardı ya diğerleri? Son bir yılda dünyanın birçok ülkesinde farklı olaylar yaşayan annelerin acısı ortaktı…

16 Nisan’da Güney Kore’nin Incheon limanından Jeju adasına okul gezisine giderken çocukları feribot kazasında ölen anneleri düşündüm.  Kazanın ardından kıyıya  koşan o annelerden kimi, kurtarılan çocuğuna dört elle sarıldı, kimi cesetine bile ulaşamayan çocuğunun arkasından denize bakakaldı, kimi ise kıyıda çocuğunun ölü bedenini karşıladı.

2 Mayıs’ta Afganistan’ın kuzey doğusundaki Badahşan vilayeti’nde şiddetli yağışlardan kaynaklanan toprak kaymasında bir köy neredeyse haritadan silindi. Toprağın altında kalan 2 bin 100 kişiden kucağında çocuğuyla son nefesini veren Afganlı anneler..

14 Nisan’da Nijerya’da radikal İslamcı Boko Haram örgütü tarafından bir ortaokuldan kaçırılan ve pazarda satılma tehdidiyle yüz yüze kalan 230 masum kız öğrencilerinin anneleri…

Amerika Birleşik Devletleri’nde inatla yasaklanmayan silah kullanımı.. Okul baskınlarında “çocuğunuz bir saldırganın kurşunuyla, bıçağıyla öldü” haberini alan ve okula koşan anneler.. ABD’nin Connecticut eyaletindeki 20’si çocuk 26 kişinin öldüğü Sandy Hook okul baskını bu örneklerden sadece biri…

Hindistan’da gözü dönmüş sapıkların tecavüzüne ve işkencesine maruz kalan 5 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini de düşünün. Tüyleriniz diken diken oldu biliyorum.

Kuala-Lumpur Pekin seferini yaparken 227 yolcu ve mürettebatıyla kaybolan Malezya Uçağı.. Yolcuların cesetlerine bile ulaşılamadı. O uçakta çocuğu bulunan bir anne..

Ve iç savaşın 3 yıldır sürdüğü Suriye… Suriye’de her gün anneler ölüyor.. Çocuklarının kimi silah altında, kimi okula düzenlenen varil bombalı saldırılarda, kimi de sokak ortasında şiddetli çatışmalardan seken kurşunlara maruz kalıp ölüyor.. Annelere ise çocuklarının arkalarından gözyaşı dökmek kalıyor…

Ya Türkiye’deki anneler ? Onların durumları da diğerlerinden farklı değil..

Gezi Parkı olayları sırasında ekmek almaya giderken başına gaz fişeği isabet etmesi sonucu ölen 11 yaşındaki Berkin Elvan’ın, dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın,  polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün,   eylemler sırasında arabanın çarpması sonucu ölen Mehmet Ayvalıtaş’ın anneleri.. Bir ayda yüzlerinde oluşan çizgileri, saçlarına düşen akları görmemek mümkün mü?

Kaybolan çocuklar… İstanbul’da havuza düşüp ölen 3.5 yaşındaki Pamir Dikdik’in annesi, Kars’ta yakını tarafından intikam uğruna kaçırılıp tecavüz edildikten sonra öldürülen Mert Aydın’ın annesi…

Vatan uğruna şehit düşen, hayatlarının baharındayken çocuklarını toprağa veren anneler…

Diyarbakır’da ve diğer doğu kentlerinde PKK’lılar tarafından kaçırılan çocukların yüreği kanayan anneleri..

Dünya’nın anneleri farklı noktalarda aynı şeyi yaşıyor. Hiçbir anne ağlamayı hak etmiyor. Cennet annelerin ayakları altındaysa onlara bu zulüm niye?  Yanınızda, “yalınayak gezme”,”terli terli su içme”diyen bir anneniz varsa, koşun sarılıverin, öpün doya doya… Zira dünyada sizin kadar şanslı olmayan anneler ve çocukları olabilir!!

“Levent Özen” ile Kariyer Yolculuğu…

Yıl 2007… Blog dünyasıyla tanışalı tam 5 yıl olmuş. Levent Özen ile düzenlediğimiz Bursa Blog Yazarları Buluşması etkinliğimiz daha dün gibi hafızalarda. Toplantının ardından gelişen dostluğumuz,  bunca yıla sığdırdığımız anılar canlandı gözümde… O, bizim ‘Leothemaster‘ kod adıyla tanıdığımız Levent abimiz. Yılların eskitemeyeceği dostluğu internete taşımak, başarılarla dolu hayatını mercek altına alarak hoş sohbetini evlerinize taşımak için Özen Danışmanlık şirketinin kapılarını araladık. Levent Özen ile kariyeri, özel yaşamıyla ilgili gerçekleştirdiğimiz sohbetimiz İş’te Kariyer farkıyla sizlerle…

1-)  Kısaca yaşam öykünüzle başlayalım…

Sıradan olacak ama 1969 yılı doğumluyum. Kendimi 60’lı yıllara ait hissediyorum bu yüzden. Köklerimiz Karadeniz olmasına rağmen doğma büyüme Ankaralıyım. İlk ve orta öğretim hayatım boyunca da hep başkentte ikamet ettim. Üniversite de ise ODTÜ Fizik bölümünü bitirdim.

“Hem çalışıp, hem okumak hem de oğlumun olması bile mezun olma azmimi törpülemedi!”

 2-) Ankara’da ODTÜ yılları nasıl geçti? Nasıl bir öğrenciydiniz? Fizik bölümü gibi zor bir bölümü Türkiye’nin en iyi okulların birinde okumak zor olmuş olsa gerek?

ODTÜ ve özellikle fizik bölümü gerçekten Türkiye’nin en zor bölümlerinde ve çok az sayıda mezun veriyor. İdealist ve fizik bilimini seven kişiler için ileri derece fizik öğrenmeniz için, İngilizce, matematik, kimya, biyoloji bilmeniz gerekiyor önce. Daha sonra elektronik, mekanik, kuantum, astronomi ve pek çok dalda oldukça zorlu bir eğitim alıyorsunuz. Oldukça stresli sınavlara ve uzun problem çözümlerine hazırlıklı olmanız gerek. Tüm bunları başarmanız için sadece inanmanız gerek, ben kendime inandım ve zor olmasına rağmen çalışarak başardım. Hem çalışıp, hem okumak hem de bir de oğlumun olması bile mezun olma azmimi törpülemedi!

 3-)  Hayal ettim ve işte istediğim mesleği yapıyorum diyor musunuz?

Hayal ettiğim meslek aslında tam olarak bu yaptığım iş değildi. Zaten o zaman bunu hayal edemezdim! Yaptığım işten mutluyum ve işimi seviyorum. İşimde üniversite hayatımda tüm öğrendiklerimi kullanabiliyorum. Bu bana inanılmaz bir avantaj sağlıyor. İnşaat mühendisi kadar statik hesap, elektronik mühendisi kadar elektronik bilgisine sahip olmak ve olup-biteni anlamak gerçekten güzel bir duygu.

4-) Bursa’ya yolunuz nasıl düştü?

Aslında 30 yıl Ankara’da yaşayıp sonra Bursa’ya gelmek bana hep ilginç geliyor. Öğrenciyken Siemens AG firmasında çalışmaya başlamıştım. AnkaRay Hafif Raylı Sistemi projesiyle birlikte tren dünyasına da girmiş oldum. İşte raylarla olan bu iş yaşantım okul bittikten sonra BursaRay projesiyle devam ettim. Bu projede çalışmak için 1999 yılında Bursa’ya yerleştim.

5-) Uzun yıllar firmalar için çalıştınız. “Kendi işimin patronu olmak istiyorum” dediniz ve Özen Teknik Danışmanlık şirketini kurdunuz. Yaptığınız çalışmalar kapsamında “Ray Haber” diye bir web siteniz var ve bu konuda bir açığı kapatmış oldunuz. Ray Haber fikri nasıl çıktı ortaya?

Uzun yıllar farklı firmalarda kendi işim gibi çalıştım aslında ve bir gün neden kendi işimde çalışmıyorum diyerek Özen Teknik Danışmanlık şirketini kurdum. Amacım aslında yabancılar tarafından yapılan raylı sistem tasarım ve danışmanlık işlerini Türkiye’de yapmaktı. Bunu kısa bir sürede sonra ise imalat ve tedarik işini yanında getiren raylı sistemler şirketim için haber bulma ihtiyacım oluştu. İç ve dış piyasasını takip etmeye başladım. Bu konuda profesyonelce haber yapan bir site olmadığını gördüğümde ise RAYHABER’i kurma kararı aldım ve internet haberciliğini işimle birleştirdim.

6-) Teknolojiye çok küçük yaşlardan ilginiz merakınız varmış, bilgisayarla ilk tanışmanız nasıl oldu? İlginç bir anınız var mı?

Bilgisayarla ilk tanışmam çocukluk dönemimde oldu, o zaman bilgisayar olmadığından ilgi duyduğum hesap makinaları ile tersten LEBLEBİ yazmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Asıl tanışmam ise üniversitede oldu. Yere düşen 5,25 inç’lik bir disket bana programla ve IT dünyasına açılan yol oldu ODTÜ-Fizik koridorlarında… Bu IT bilgimi raylı sistemlerle birlikte geliştirip sürekli büyüttüm. Bence önemli olan sektörü hiç bırakmadan sürekli takip etmeniz, eğer bunu severek yapıyorsanız, bilginizle hem kendinize hem de çevrenize oldukça faydalı oluyorsunuz.

“Blog ile ilk tanışmam blog kelimesinin anlamını araştırırken oldu”

7-) Türkiye’nin ilk blog yazarlarından birisiniz. “Leothemaster” adlı blogunuzla internet dünyasında oldukça tanınan bir isimsiniz. Blog yazarlığıyla tanışmanız ne zaman oldu?

Türkiye’nin ilk blog yazarlarından birisiyim. Blog ile ilk tanışmam blog kelimesinin anlamını araştırırken oldu. Anlamını öğrenir öğrenmez ise yazmaya başladım.

LeoTheMaster adı ile uzun yıllardır blog yazıyorum, hatta blog kavramı yokken günlük yazarak başladım yazmaya. Bence insanın içindeki özgürce ve kalıcı olarak dışa aktarılmasını sağlayan bir araç blog. Blog yazdığınızda tatmin oluyorsunuz. Paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz.

8- Yıl 2007 Bursa Blog Yazarları Buluşması yaptığımız günleri hatırlıyorum. Yüzünü bile görmediğimiz, sadece yazılarını bildiğimiz blog yazarlarıyla buluşmuş onları tanıma fırsatı elde etmiştik. İnternetin insanları anti-sosyal yaptığı söylenir ne dersiniz, internetle sosyalleşebiliyor muyuz?

Uzun yıllar önce gibi geliyor aslında ama daha dün gibi 2007! Blog sinerjisi yaratmak için yaptığımız etkinlikler ile pek çok ülkeden, ırktan, dilden ve dilden insan tanıdım. Ortak olan tek yönümüz blog yazmaktı belki de fakat aynı düşüncede olmayan insanları tanımak aslında anti-sosyalleşme karşıtı bir çözüm. Size karşı insanları tanıyıp onlara düşman olacağınıza ortak noktalarda buluşup sohbet etmek inanılmaz keyifli.

“Sosyal paylaşım devrini, sosyal paylaşım modası olarak görüyorum.”

9-) Sosyal paylaşım siteleri hayatımıza öyle bir girdiler ki onlarla birlikte yatıp kalkıyoruz, tüm özel hayatımızı orada yaşıyoruz. Facebook, Twitter, Foursquare vazgeçilmezimiz ve sizde aktif bir sosyal paylaşımcısınız. ‘Sosyal paylaşım devrimini’ nasıl tanımlarsınız?

Sosyal paylaşım devri bana yanlı bir kavram! Bunu sosyal paylaşım modası olarak görüyorum ben! Yani geçici bir alışkanlık sadece, çağımızdaki teknolojinin 50 yıl sonra çok ilkel olacağını düşünürsek, yaşadığımız sosyal paylaşım siteleri geçici bir heves sadece. Çünkü çok yakında zaten bir şey paylaşmamız gerekmeyecek! Bu konuyu fazla devam ettirmeyeyim, işleyeceğim güzel bir konu bu…

 10-) İnternet Gazeteciliğiyle ilgili Bursa’da 2010 yılından beri faaliyet gösteren İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği (İGBD)’nin başkanlık görevini üstleniyorsunuz. Derneğin kurulma amacı neydi? İnternet Gazeteciliğiyle ilgili ne gibi çalışmalarınız oldu? Önümüzdeki yıllar için planlarınız ne yönde?

İGBD’nın kuruluş amacı İnternet haberciliği ve gazetecilik yapan kişilerle blog yazarlarını birleştirerek bir sinerji yaratmaktı. Bunu başardığımıza inanıyorum çünkü bu konuda eğitimler verdik ve eğitim alan gazeteciler artık kendi sitelerini tasarlayıp yönetebiliyor. Bu yıl bu tür eğitimlere devam edip Avrupa Birliği projelerinde çalışmak istiyoruz.

11-) Elektronik Haberleşme Sektöründe Tüketici Hakları Yönetmeliği’nin 10. Maddesi kapsamında “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” 22 Ağustos 2011’de yürürlüğe girdi. Bu madde oldukça tepki topladı, bu madde için sansüre hayır yürüyüşleri bile düzenlendi. İGBD olarak İnternet Gazeteciliği ve Yeni Medya Çalıştayı’nda 5 maddelik bir sonuç bildirisi yayınladınız. 22 Ağustos’tan sonra internet dünyasında neler değişti?

İnternet sansürü olarak beklenen büyük filtreme ve yasaklara karşı tepkilerimiz sonuç verdi. Türkiye interneti kontrol altında ama başında İran, Çin ve bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi bir İnternet Polisi yok!

“Bana varlığıyla destek olan bu tatlı bebek benimle birlikte büyüdü aslında ve bana babalığı öğretti!”

12-) İnternet dünyasının yanında bir de özel yaşamınız var. Çok genç yaşta baba olmuş bir adam var karşımda. Canınızdan çok sevdiğiniz oğlunuz Can’a hem anne hem baba olmuşsunuz. Babalık mesleğinizden bahsedelim biraz da …

Tüm bu iş, okul ve blog dünyasının yanında hem bir de oğlum var, evet. Bana varlığıyle destek olan bu tatlı bebek benimle birlikte büyüdü aslında ve bana babalığı öğretti. Ben ise ona sadece biraz annelik ve stajyer babalık yaptım…

“Tüm insanlar bilgisayarda oyun oynamalı”

13-) Son olarak teknolojinin esiri olmadan nasıl iyi bir internet kullanıcısı oluruz? Mesleklerine yön verecek arkadaşlarımız için, iş’te kariyer okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Aslında kötü bir tavsiyede bulunacağım ama tüm insanlar bilgisayarda oyun oynamalı. Bu hem sizi farklı bir evrene götürüyor hem de stresinizi alıyor. Hele oyunu İngilizce oynuyorsanız, İngilizce bilginiz gelişiyor. Şimdi kariyer ve oyun arasında bağlı göremiyor olabilirsiniz ama unutmayın bu mantıkla baktığınızda çalışacağınız iş yerinizdeki şefiniz de aynı oyunu oynuyor olabilir!

İnternet teknolojisinden yararlanmak isteyen kişiler üretmeli, paylaşmalı ve kendini geliştirmeli. Bu şekilde bilgi seviyesi artacak ve bu kariyerinize kesinlikle yansıyacaktır.

Gülçer Yılmaz Aydın ile Kariyer Yolculuğu…

İş’te Kariyer okuyucuları için bu hafta röportajımızı uzun yıllar Coşkunöz Holding İnsan Kaynakları Koordinatörlüğü görevinde bulunmuş Gülçer Yılmaz Aydın ile gerçekleştirdik. Gülçer Yılmaz Aydın ile kariyer yolculuğunu, insan kaynaklarını, iş yaşamını, hayatını ve daha bir çok konuyu ele aldığımız hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Gülçer Hanımı 2011 yılında KOSGEB Girişimcilik Eğitimi’nde tanıma şansı yakalamıştım. Bugün web sayfamda  röportajıyla yer almasının onuru ve mutluluğunu yaşıyorum. Kendisine teşekkür eder, Gülçer Yılmaz Aydın kariyer sohbetiyle sizleri baş başa bırakmak isterim…

1- Gülçer Hanım, Bulgaristan/Deliorman’ın köyünden Türkiye’ye uzanan yaşam öykünüzle başlayalım…

15 yaşıma kadar Kuzey Bulgaristan’da köyde idim. Şimdi oraları düşündüğümde ve anlattığımda o zamanki köy ile bizim buradaki şehir arasında ters orantı olduğunu fark ediyorum.

Mesela sinemamız vardı, her hafta 2 filmin oynadığı. Köye opera, bale gösterileri gelirdi. Festivaller düzenlenirdi. Okulumuzun çok sesli korosu ve öğretmen okullarındaki kadar donanımlı laboratuar,atölye,tarlaları, her türlü spora uygun spor salonlarımız , kahvaltı ve öğle yemekleri için okul yemekhanesi ve ayrıca kantini de vardı. Köyde özel odaları olan hamam, diskotek,pastane, kütüphane ve birkaç yataklı hastane bile vardı.

Demem o ki, çok da köy gibi değildi. Yaz ve kış öğrenci tatil kampları, yıllık geziler olurdu. Kışları solaryuma girdiğimizi bile söyleyeyim.

Ortam gelişmemizi destekliyordu yani. Özgür köy ortamı, herkesin birbirini tanıdığı ve sosyal olarak denetlediği ahlaki gelişimin olduğu , eğitim, sağlık fırsatlarının çokluğu bugün ben’i oluşturan temeli attı.

Eğitimci ve psikolog olmama rağmen hala genlerin çok baskın olduğunu düşündüğümü söylemekle başlamalıyım sohbetimize.

Kişilik olarak çok hareketli, konuşkan, meraklı, iletişimi güçlü, öğrenmeye istekli, liderlik yapmaktan keyif alan, alkışlanmaktan, onaylanmaktan hoşlanan bir çocukmuşum, anlatılan ve hatırladıklarımdan anladığım.

Bulgar köy okulunda , anaokul, ilkokul ve ortaokul birlikte idi. Ve ben ilkokul 3.sınıf öğrencisi iken ilköğretimin okul öğrenci başkanı seçilmiştim. Sanırım bu bir fikir verecektir, yapım hakkında. Biraz sivri, belki büyümüş de küçülmüş, hatta belki ukala galiba J

Ama göç ciddi bir travma tam da ergenlik dönemindeki biri için.

Önce belirsizliklerin, bilinmeyenlerin korkusu. Varlıktan yokluğa. Tanınmışlıktan yeniden başlangıçlara. Kültürel şok. Çocukların çalıştırıldığı, kızların kaçırıldığı, sağlık ve eğitimin paralı olduğu, hırsızlık ve cinayetlerin olduğu bir ülke nasıl korkutmaz ki 15 yaşındaki bir genç kızı. Üstelik bu yaşına kadar bunların tam tersini yaşamışken.

Oratokul son sınıf yarıda kaldığı için 8. sınıf Bursa Hürriyet ortaokulunda yeniden okundu. Yıl 1978. Sağ-sol olaylarının, boykotların, akşamları sokakların tehlikelerle dolu olduğu yıllar.

2- Meslek hayatınıza hemşirelik ile başlamışsınız, felsefe grubu öğretmenliği yapmış, psikoloji eğitimi almışsınız…Bir değil, birçok mesleğiniz var…

 Dahası da var…

Aslında koşullar zorladı biraz. Herkesin göçe zorlandığı bir anda tüm varlığınızı yol parasına, birkaç aylık geçiminize yetecek paraya satıp, Bursa da yaşamı sürdürmek çok zordu.

Sadece ilkokul 3.sınıfta öğrendiğin Türkçe dersiyle oluşan  okuma yazma derecemle 8.sınıftan derece ile mezun olmak da zordu.

O nedenle kısa yoldan meslek sahibi olunmalıydı. Hatta parasız yatılı okul.

Ve sadece iki meslek lisesine başvuru yapıldı. Bilmiyorduk ki başka alternatifleri.. Ticaret lisesi ile hemşirelik liselerinin sınavından gelen olumlu cevaplarla Bursa Tıp Fakültesi Sağlık Koleji’nde 4 yıllık yatılı dönem başladı. Hayatımın en travmatik dönemlerinden biri daha. Çok şey kazandırıp, kaybettirdikleriyle. Kariyer hayatımın başarıları için bu dönem de çok kritikti bence.

Genç kız olarak televizyonun, gazetenin, bahçenin, hatta balkonun olmadığı apartmandan dönüşmüş okulda,4 yıl, 20 kişilik sobalı yatakhanelerde büyümek ,sabretmek,disipline olmak, hayal kurmak,sorgulamak,… Olgunlaştırdı belki de.

Sonra stajda psikologlara özenip psikolog olmak için üniversiteye başlamak.

“Ya işsiz kalırsam “ kaygısıyla felsefe grubu öğretmenliğini eş zamanlı tamamlamak.

Sonra meslekte iken klinik psikolojinin kişiliğime uygun olmadığına karar verip endüstri psikolojisine ilgi duyup yönelmek ve işletme fakültesinde yönetim ve organizasyon bilim dalında yüksek lisansı tamamlamak.  Lisansta evli, yüksek lisansta 2 çocuklu anneydim.

Aslında kervan yolda düzüldü.

Hemşire olarak,  mezuniyetimden sonra 4 ay ve üniversitede iken 2 yaz tatilinde çalıştım. Önce Bursa Tıp Fakültesi Çocuk Kliniğinde , sonra özel hastanelerde sigortasız, mesaisiz.

14 yıla yakın Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı kurumlarda görev aldım. Rehberlik ve Araştırma Merkezi ‘nde başlayıp , okul müdürlerine eğitim veren kurslarda görevli öğretim görevlisi olarak son buldu. Arada  kendi paramızla aldığımız gelişim eğitimleri ile kendi kariyer gelişimimi devam ettirmeye çalıştım.

Özel okullara danışmanlıklarda bulundum, bireysel destek verdiğim kişiler oldu.

Ve çalışma hayatımın son 11 yılı Coşkunöz Holding’ teki insan kaynakları yöneticiliğimle son buldu.

3-  Çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi? Hayallerinizin peşinden mi gittiniz?

 Meslek ile ilgili hayallerimi hatırlamıyorum. Ama olmayana sahip olmayı istediğimi, çok gezen biri olmayı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Bizim köyde Türkler sadece öğretmen olabilmişti. Tek doktor ve bir ziraat mühendisinin varlığını biliyordum. Yani örnek, rol model yoktu ki.

Lisede de yönlendiren olmadı. Ne aile, ne de bir öğretmenim. Sıraladık herkes gibi, Tıp, dişhekimliği,eczacılık,hukuk ve psikoloji .

Meslek liselerinde sadece ilk yıl fen adında tek ders ve tek matematik vardı. Üniversitede okuma hedefi de yoktu, imkanlar da uygun değildi zaten.

Psikoloji denk geldi. Severek ve hiç zorlanmadan okudum. Üstelik üniversite birinci sınıfta evliydim ve ben İstanbul’da iken eşim Samsun da mecburi hizmette idi. Mekik dokurdum iki il arasında. Yurtta kaldım, kocama evci çıktım.

Ama dersler çok kolay geldi , sanki gündelik hayatı okuyorduk. Başarısız olduğum ders olmadı ,iyi bir ortalamayla da mezun oldum.

Sonradan keşke hukuk okuyup, avukat olsaydım dedim. Avukat olsaydım çok başarılı olacağıma inanıyorum. Kazanmayı severim. İkna etme ve etkileme becerim olduğunu sanıyorum. Analitik bakabildiğimi düşünüyorum. Sosyal ağlarım geniştir. İletişimde iyi olduğumu biliyorum.Bunlar da avukatlıkta işe yarar diye düşündüğüm olmuştu.

4- Üniversite birinci sınıfta evlenmiş, son sınıfta bir çocuğunuz olmuş  hem evlilik, hem okul bir yandan da çocuk, zor olmadı mı?

Olmaz mı. Galiba zor olan bağımlılık yapıyorJ Şimdilerde geriye baktığımda hep birden çok iş, birden çok sorumluluk veya birden çok alanda olmayı sevdiğimi fark ediyorum. Mesela sadece televizyon seyretmem mümkün değil o arada bir şey yapıyor olmalıyım. Aşıktım ve sevgilim  doktor olarak mecburi hizmete gidecekti, ailelerimiz Bursa da , ben İstanbul da… O nedenle görüşmemizi geleneklere uygun ve formal hale getirmeliydik. İtirazlara rağmen evlendik. Risk aldık aslında. Ama çok çok zordu. Kazandırdıkları ve kaybettirdikleri burada da ben’i geliştirdi.

Ama hem evlilik, hem okul, hem çocuk hepsi oldu.

Kaçırdıklarım var tabi. Üniversite yıllarındaki öğrenciliğin heyecanını, keyfini yaşayamadım mesela.

5– Bir yazınızda profesyonel çalışma hayatıma ortaokulda yaz tatilinde gündelik işlere giderek başladım demişsiniz. Erken yaşta kazandığınız tecrübelerin iş hayatınıza etkisi olumlu yönde kuşkusuz. Günümüzde veliler çocuklarına kıyamıyor, onları kurslara gönderip sadece ders çalışsın istiyorlar ne dersiniz, veliler çocuklarına iyilik mi yapıyor?

Gündelik işlere derken tarla işini kastettim . Evlere değildi. Şeftali, elma toplamaya,pancar ayıklamaya,  sebze çapalama işlerine, ipekböcekçiliğine…Göç ettiğimiz yıl Kafkas pastanesinin imalathanesinde çalıştım 3-4 ay kadar.Bir yaz da bir tekstil firmasının boyahanesinde 3 vardiyalı işçi olarak çalışmıştım, ortaokul mezuniyetimden sonra.

Veliler de kıyamıyor, çocuklar da o düzeyde gelişemiyor, onların da öyle bir ihtiyacı olmuyor aslında. En azından şehirlerde gözlemlediğimiz bu. Zaman farklı, yetişme ortamları da , içinde bulundukları sosyal çevreler de…

Kendi çocuklarımın  öğrenciliklerinde kısa süre de olsa iş hayatında bulunmasını o kadar çok arzu ettim ki , hatta bundan 5-6 yıl kadar önce onlara rüşvet bile teklif ettim J Yaz tatilinde üretimde çalışmalarına karşılık aylık 5bin TL maaş  verecektim. Kabul etmediler.

Çalışma yaşamını gören kişilerin hayata bakışı, eğitimi algılayışının değiştiğine eminim.

Yaşadığım bir örnek de komşumuzun oğlu idi. Lise son sınıfa kadar hep en önemli dersleri zayıf olur, bütünleme ile geçerdi. Mezun olunca üniversiteyi kazanamadı ve 3 vardiyalı çalışan işçi olarak işe başladı. Çok etkilendi, çok zorlandı  ve o yıl oturdu, üniversiteye hazırlandı. İlk yıl Edirne Tıp Fakültesine yerleşti. Orası da zor geldi çünkü evde de hiçbir sorumluluk üstlenmemişti o yıla kadar. Tekrar sınava girdiğinde Uludağ Tıp Fakültesinde idi. Ailesinin yanında okudu, mezun oldu.

Demem o ki , aslında çocuklarımıza kıyamamak onlara zarar vermektir. Herkesin daha iyisi için potansiyeli vardır ,onu zorlamadan olmuyor.

6- Türkiye’nin ilk 500 büyük şirketi arasında 2 şirketi olan Coşkunöz Holding İnsan Kaynakları ve Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü yapmış biri olarak İnsan Kaynaklarını nasıl tanımlarsınız?

İşte şimdi yandın. Bu konu sayfalarca sürer.

Her meslek zordur aslında ama somut üretimin olmadığı meslekler daha da zordur. Üstelik  bizimkisi insanla ilgili. Çok daha zoru. Ve üstüne çok tanınmayan, bilinmeyen, henüz gelişmemiş bir meslek de olunca yıpratıcı bence.

Ev hanımlığı gibi. Yaparsan fark edilmez, kendiliğinden oldu sanılır, yapmaz veya eksik, yanlış yaparsan ortalık ayağa kalkar.

İnsan Kaynakları sistemlerini kurmamış ve yönetemeyen şirketlerin kurumsallaşamayacağına, hatta yeterince büyüyemeyeceğine ve daha da iddialısı bir sonraki kuşaklara geçemeyeceğine inananlardanım.

Bu konudaki makalemi http://gulceraydin.com/2012/02/21/579/ linkinden okumanızı öneririm.Hatta bloğumdaki bölümlerden biri olan “İnsan Kaynakları” nda çok farklı değerlendirmelerim de var.

İK (insan kaynakları), bir hizmet konusudur öncelikle.
İşletme için bir ana faaliyet de değildir.
Çalışmaların büyük bölümü destek süreçlerden oluşmaktadır ancak kısmen stratejik boyuta sahiptir.
İşletmenin tamamına, tüm çalışanlara “değen” tek bölümdür İK, diğer bölüm/departmanlara kıyasla.
Üstelik sadece çalışanlarla değildir işi, ilişkisi, iletişimi.
Devlet kurumları, sendikalar, üniversiteler, okullar, bankalar, servis sağlayıcıları (yemek, taşımacılık, temizlik vs), sivil toplum örgütleri, genel olarak toplum…
Dolayısıyla İK çalışanlarının içinde bulunduğu sosyal ağlar çeşitli ve karmaşıktır.
Girdi çıktı ilişkisi açısından hem işletme içinde hem de işletme dışındadır müşterileri de tedarikçileri de.

Bu nedenle, tüm İK süreçleri için aynı, ortak yetkinlikler, kişilik özellikleri aramak bence mümkün değildir. Pratikte karşılığını bulamaz diğer bir deyimle.

Örneğin özlük işlerini, yani yasal boyutuyla, maaş vb sorumlulukları üstlenen, yürüten İK çalışanlarının ve yöneticisinin, öncelikle obsesif derecede dikkatli, sorgulayıcı, ayrıntılara önem veren, zamanını iyi planlayan, titiz, sabırlı, talimatlara uymaktan hoşlanan, monotonluktan sıkılmayan, esnemeyen, disiplinli vb gibi özellikleri olmalıdır. Çünkü devletle kurumlarıyla, yasa ve yönetmeliklerle, müfettiş ve bankalarla çalışacağından söz konusu yetkinliklerin daha baskın olması gereklidir. O’nun çatışmacı davranması, alttan alan, sakin, uzlaşmacı bir tarzının olmaması, ilgili kişi ve kurumlarla işletmenin de çatışması anlamına gelmektedir.

Bunun yanında sendika ile ilişkileri yürüten, endüstriyel ilişkileri sürdüren kişi/yönetici iletişimi güçlü, esnek, dinleme becerisi olan, problem çözen, strese dayanıklı, hoşgörülü, affedici vb olması gereklidir ki işler de kişi de, ilişkiler de olumsuz etkilenmesin. Sendikal ilişkilerden sorumlu bireyin, birleştirici, sakin, affedici, kazan kazan düşüncesine sahip, yeri geldiğinde tavizkar olması gereklidir.

Oysa ücret sistemini yöneten çalışan ve yöneticilerin, sorgulayan, muhakeme eden, analitik düşünen, sır tutan, içe dönük vb gibi özellikleri olması tercih edilir. Bu bireylerin biraz yalnız, üst yöneticilerden gelen “benim çalışanımın ücretini yükselt “baskısı karşısında dirençli, otoriter ve gizlilik ilkesine mutlaka uyan kimseler olması gerekmektedir.

Bildiğiniz gibi büyük şirketlerde İK daki görevler uzmanlaşma şeklinde yürütülmekte ve bölümler bazında çeşitlenmektedir. Hepsini burada saymak mümkün değil tabii ki. Belki de her bir süreci ayrı biçimde analiz etmek ve gerektirdiği yetkinlikleri tartışmak daha yerinde olabilir.

Örneğin işe alma, iç /dahili transferler, sağlık, güvenlik, eğitim, destek hizmetleri ( yemek, servis, temizlik vb) performans değerleme, ücret yönetimi, kariyer planlama, kurumsal iletişim… hepsinde farklı yetkinlikler ve kişilik özellikleri aranmaktadır.

Öte yandan ama tüm İK çalışanlarında görmek istediğim, olmazsa olmaz, ortak, temel özellikleri de sayabilirim.

Müşteri odaklılık bunların başında gelmektedir örneğin. Karşılaşılan durum ne olursa olsun, talepte bulunan kişi haksız bile olsa, onun sorununu nasıl çözebilirim diye düşünmek gerekmektedir.
Çok çok iyi bir dinleyici olmak, adeta bir ön koşuldur.

Gizlilik ve etik kurallara uygunluk en hassas noktalardan birisidir.

Adalet, bir ana ilkedir. Karşı karşıya olunan kişilerin kırılacağını bile bile “emsal” oluşturmamak gereklidir.

Empati kurmak bir başka ortak davranıştır örneğin.

Kavga, tartışma ne İK çalışanlarının kendi aralarında, ne de müşterileriyle olmamalıdır.

Sorunlar karşısında görmezden gelmek, talepleri geri çevirmek ya da durumu idare etmek değil, sorunlara alternatif çözüm önerileri ile yaklaşmak, her durumda “çözmek”ten yana tavır almak elzemdir.

Bence, İK çalışanı iseniz “olmaz” cevabı asla kabul edilemez. Mutlaka olur ama hangi koşullarda, hangi gerekliliklerden dolayı, hangi araçlarla, ne zaman olacağı belirtilerek gidilir çözüme.

Üstte saydıklarımın dışında, benimle çalışan, çalışabilecek kişilerin mutlaka insiyatif kullanması gerektiğini düşünmekteyim.
Hedeflerini kendileri seçmelidirler.
Üst yönetimden, kırılımlarla gelen iş hedefleri dışında örneğin, “bu yıl 3 kaizen yap, 10 geliştirme önerisi getir” şeklinde hedefler verirdim ben, seçimlerini İK çalışanlarının yaptığı.

Bir İK yöneticisi olarak, kasıtlı ve ahlaken yanlış değiller ise eğer, hatalara karşı affedici olmak gerektiğini düşünmekteyim.

Her ne kadar kulağa hoş gelmese de İK çalışanlarının politik, daha doğrusu diplomatik davranabilmesi gereklidir. İşveren, yöneticiler, astlar, çalışanlar, yasalar, ilgili diğer kuruluşlar arasındaki ilişkiler hem karmaşık hem de adeta pamuk iplğiyle başlanmış gibi hassastır. Söz konusu ilişkiler, tüm taraflar için tehdit ve risk içermektedir çünkü. Demokles’in kılıcından da korunmak gerektir.

Son kural, kimlerle çalışılamayacağına dair formüle edilebilir belki: Çok alıngan, çok gururlu, egosuna dönük bireyler İK alanında çalışırlarsa çabuk hastalanırlar bana sorarsanız.
Ve işini geliştirme arayışı olmayanlarla, kavgacı kişiliğe sahip kimselerle asla çalışmamak gereklidir.

İK yöneticisinin potansiyeli ve başarısı için en önemli gerekliliği en sona bıraktım.
Ekibini, onların bireysel ihtiyaçlarına göre motive etmeyen ve korumayan İK yöneticisinin başarılı olma şansı düşüktür kanımca.

Yani bence….
Gülçer ‘ce

Farkında iseniz hiç şu okulu bitiren, bu bölümü okuyan, filanca dili bilen..demedim…
Kendini geliştiren, planlamayı bilen, koordine eden… falan da demedim.

İletişimin ana kavramlarını biliyor ve uyguluyorsanız ben sizinleyim, sizler de benimle
Gerisi kolay. Öğrenilemeyecek, başarılamayacak hiçbir şey yoktur…..

Çalışma hayatı öncesi en azından yaz stajlarını değerlendirmelerini şiddetle öneririm.

7- Ülkemizin İnsan Kaynaklarına bakışı, algısı ne yönde?

 Ne kadar objektif olabilirim emin değilim.

Aslında hem istenilen, özenilen, hem en çok eleştirilen, ama henüz gelişmemiş bir saha, alan bence.

İstatistiki olarak tüm Türkiye ye bakarsak ne çıkar bilmiyorum ama “personelcilik” dediğimiz , sadece yasal boyutuyla olan bölümün bile yüzdesi çok aşağılardadır kesin. Gerçekten sistemlerin yönetimi olarak ise yok denecek kadar azdır  bence.

Yani alan çok açık, çok boş,tercih edilmeli, yönelinmeli.

8-  İş hayatında bir bayan olarak karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

“Bayan olmak bir avantaj, hiç zorlanmıyorum” ,diyenlerin samimiyetinden kesinlikle şüphe duyulmalı.

En gelişmiş  yerlerde, en eğitimli kişilerde dahi, açık veya üstü kapalı yaklaşımda  , bilinçi yada bilnçatının yönlendirmesiyle ,kadın genellikle 2.sınıf vatandaştır.

O duygusaldır, zaaflarıyla hata yapar, çocukları engeldir, biriyle tartışırsa kesin sabah kocasıyla kavga etmiştir falan filan cümlelerini herkes duyar, yaşar.

Yönetsel kademelerde hep en düşük orandadırlar. Maaşları hep erkeklerden düşüktür. Aynı iş kritiklikleri olsa bile…

Ben de bunları yaşadım tabi. Neyse ki evden yana şansım açıktı. Eşimden izin almak, eve geç gitmek, şehirlerarası görevler vs hiçbir zaman sorun olmadı. Annem ve kayınvalidem yakınımdalardı, evde 21 yıl aynı bakıcı teyzemiz vardı. Kadın olarak, eş olarak, anne olarak bir tarafım torpilliydi. Ama sorumluluklar hep benimdi yine de.

İş hayatımda da bayan yöneticim beni hep desteklemiş, korumuş, önümde ve arkanda bulunmuştur. Ekibimin çoğunluğu  da bayandı. Şanslıydım çok.  Fakat erkeklerin hem ev , hem iş hayatında üstlendiği sorumluluk ve çalıştıkları sürelerden hep fazlasını çalıştım.

9- Türk Psikologlar Derneği Bursa Şubesi Başkanlığını 4 dönem yürütmüş, bir çok   sosyal projelere imza atmış, ödüller almış, bir dönem de köşe yazarlığı yapmışsınız. Başarılarınızı, bu kadar çok yönlü olmanızı neye bağlıyorsunuz?

Monotonluğa gelemem. Hırslıyım. Çalışkanım. Mücadeleyi ve yenilikleri severim. İlk’ler benim için çok önemli. Fark yaratmayı seviyorum. Hele biri bana “bunu yapamazsın veya bu olmaz” derse o iş bitmiş demektirJ

Ekip çok çok önemlidir. İyi kişilerle çalışmayı seçer , yetki devretmeyi severim.

Para değildir beni motive eden. Onaylanmak, alkışlanmak önemlidir.

10-  Geriye dönüp baktığınızda en haz aldığınız , gurur duyduğunuz işiniz, projeniz nedir?

İlki Coşkunöz Eğitim Vakfı (CEV), diğeri Tubitak projem ve galiba Coşkunöz deki İK yapılanmasında ortaya koyduğum farklılaşma  diyebilirim .

2000 yılında Coşkunöz deki görevime başladığımda CEV,  8 kişilik sınıfında mesleği olmayan gençlere meslek kazandırıp iş garantisi veren ve tek bir  sınıfta, birkaç torna tezgahı olan bir yer idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir de 10 kişiye nakit burs veriyordu.

Şimdi ise CEV ayrı 3 katlı binasıyla, 10 adet atölye ve laboratuvarıyla, son teknoloji ile donatılmış sınıflarıyla mesleği olmayanlara çeşitli branşlarda meslek kazandırıp, iş garantisi verip, mecburi hizmet zorunluluğu istemeyen, Türkiye deki öğretmenlerin eğitimlerini üstlenen,bilimsel  araştırmalar yapan, AB projeleri gerçekleştiren, YÖK ve MEB tarafından bilinen, tanınan onaylanan bir kurum .

Kurs iken Milli Eğitim Bakanlığının meslek diplomasını veren, özel okul statüsü olmayan  tek kurum CEV.

50 den fazla öğrenciye ciddi iyi miktarlarda burslar veren, staj /proje imkanları sunan, öğretim görevlilerini destekleyen, okullara laboratuar ve atölyeler kuran büyük bir kurum orası.

Sanayinin ihtiyaçlarına , ortam ve  hizmetlerini açmış bir yer.

Diğeri ise mesleki doyumum için başlattığım ve ülkem için de iz bırakacak bir proje.

Ekibimde 3 psikolog idik ve kullanılan  psikoteknik testler hep yurtdışında geliştirilmişti. Geçerlilik güvenirlilik ve kültür etkilerine yönelik çalışmalar da çok yetersizdir. Türkiye ye ait ve endüstride kullanılacak , sanayi normları oluşturulmuş testler üretmek istedim. Araştırmalar yaptım. Bütçe olarak TUBİTAK desteklerini araştırdım. Ekip olarak, ODTÜ ve Hacettepe den çok değerli hocalarımıza ulaştım. Şirket içindeki ilgili bölümlerimizden ekibi oluşturdum.Patronlarımı ikna ettim ve 1.700 mio TL  hibe  bütçesi olan TUBİTAK projemizi onaylattım.  Zordu , uzun süre ve emek gerekti ama çok gururluyum.

Proje son aşamada iken emekli oldum. Bu yıl sonunda tamamlanıyor.

15 adet psikoteknik test çıkıyor. Bilgisayar destekli , mekanik ve elektronik donanımlarıyla. Endüstri psikolojisi alanının mihenk taşı olacak bu testler. Bilimsel çıktılar.

4 yıllık emek, zaman, bütçe…Tarihe geçecekler. Coşkunöz , ekibimiz  ve hocalarım. Benim ismimin hiçbir yerde olmaması hiç önemli değil. Ben biliyorum ya, o yeter bana. Gururluyum. Mesleğim adına iz bıraktığımı biliyorum.

Coşkunöz İnsan Kaynakları (İK)yapılanması. Coşkunöz ün 14 şirketinin tüm İK süreçlerinin yönetimini tek çatı altında toplayıp, bugün benchmark yapılan seviyeye çıkartmak için liderliğim, emeğim yadsınamaz. Gururla söyleyebilirim ki, Bursa da insan kaynakları sistemleri denince akla gelecek ilk 10 kurum arasındadır Coşkunöz İK.

Üstelik Renault,Tofaş, Bosch gibi dünya devleri Bursa da iken.

Ben göreve başladığımda her şirket kendi özlük işlerini yürüten personel bölümlerinden ibaretti oysa.

11- Meslek yaşamınızın 25 yılını tamamlayarak bu yıl emekli oldunuz, nasıl gidiyor emeklilik, çalışmayı bu kadar seven biri için zor olsa gerek? Yok mu başka planlar?

Tanıdıklarım “sen çalışmadan yapamazsın, kesin başka planların vardır” dedi. Hatta o kadar çok kişi söyleyince ben bile endişelendim. Acaba mı, diye.

Çalışma hayatımın son 2 yılını emekliliği hayal ederek ve hazırlanarak geçirdim. Son yıl tüm yaz boyunca bana ücretli izin verdiler, nasılsa sıkılır geri dönersin diye.

Ama çok keyifliydi geçen yaz. Kış gelince sıkılırsın dediler ,o da olmadı çünkü ben her kış kıyamette sabah 07.30 da işe gitmiştim. Evde pijamalarla  elinde çay, karşında TV ve dışarıda yağan kar/yağmurda koltuğa kıvrılmanın tadını anlatamam.

Öğrenciliğim dahil hep çalışmıştım. Şimdi birikmiş tüm tatillerimi yapıyorum.

İnan ki hiç zorlanmadım.

Arada şeytan “hep mi tüketeceksin, üretmeden” diyor, kovuyorum onu.

Bugün hala çalışma isteği duymuyorum. Ama , keşke 10 yaş  daha genç olsaydım, kendi işimi kursaydım dediğimi itiraf edeyim. Bu jubileden sonra yeni bir şey olması için kendimi gerçekleştireceğim, beni çok heyecanlandıracak bir proje olmalı. Yoksa para için, vakit geçirmek için iş yapmam. Fark yaratacağım “bir ilk”  olacaksa o zaman değerlendiririm. Hala, iş hayatına  dönmeyi düşünmüyorum.

12- Emekli olduktan sonra iş hayatınızla ilgili tecrübelerinizi, kişisel gözlemlerinizi    anlattığınız “patika” diye adlandırdığınız kendi adınıza ait bir web siteniz var.Patika nasıl  çıktı ortaya, neden “patika”?

Çalışmam ve deneyimlerimi aktarmam için yoğun talep vardı. Kendimi bilen ben, kısmi çalışmayı beceremeyip, elimi verip, kolumu kaptıracağımı tahmin ettiğimden, bunu bir gün kitap yazarak yapmayı istediğimi söylüyordum.

“Bir gün D&R da satılan kitabım olsun” diye sloganlaştırmıştım.

Genç meslektaşım Ali Çıraklar aradı bir gün ve artık bir blog’umun olduğunu ve orada deneyimlerimi yazmamı istediğini söyledi. Beklentisi vardı. Emek vermiş , jest yapmış, kendi parasıyla kurduğu bir blog hediye etmişti.

Bu yılbaşı civarıydı. O’nu kıramazdım. Başladım.

İddialı isim olmamalıydı ve benim yolculuğumu anlatmalıydı. O nedenle adını patİKa koydum. İK (insan kaynaklarının kısaltılışı) da , kelimenin içinde idi.

Türkçe okuma yazmayı ortaokul son sınıfta öğrenen benim için çok iddialı bir  konu , bir deneyim bu. Üstelik bugüne kadar hiç günlük tutmamıştım. Ve de hafızam en zayıf yanımdır.

Bakalım…

www.gulceraydin.com da  yazmaya devam ediyorum. Şimdilik insan kaynakları, psikoloji, günlük düşünce ve duygularımı, yolumda birlikte olduğum başarılı kadınlarla röportajlarımı, hatta ucundan siyasi yorumlarımı…

Sonunda bir kitap çıkar mı, bilmiyorum henüz.

13– 2010 yılında Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği ( BUİKAD) ın ı “İş Yaşamında Başarılı Kadın Ödülleri” nin ilkinde,  “En Başarılı Kadın Yönetici” ödülü ile taçlandırılmışsınız. Neler hissettiniz?

Neden ben, diye düşündüm önce. Hatta , aday gösterildiğimden haberdar değilken özgeçmişimi istemek için telefon ettiklerinde her zamanki açık sözlülüğümde” ödül alacak olan bellidir zaten, niye beni CV hazırlamak için yoruyorsunuz”, diye de sordum.

Gururlandım çok. Ayaklarım yerden kesildi tabi. Güzel , keyifli…

Jürinin kimlerden oluştuğunu öğrenince daha da gururlanmıştım. Bursa Valiliği, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası,Bursa Sanayi il Müdürlüğü,Uludağ İhracatçı Birlikleri,BUİKAD ,en üst yönetimlerinden  oluşmuştu.

14- Çevremizde birçok insanın dilinde Türkiye’de işsizlik var lafıdır gidiyor, ne  dersiniz, Türkiye’de işsizlik var mı? Yoksa gençler mi iş beğenmiyor?

Türkiye de tabi ki işsizlik var. İstatistiklerin söylediğinin de  üstünde olduğuna inanıyorum.

Diğer taraftan yetkin işgücü eksiği de var. Yanlış planlama, arz-talep uyumsuzluğu da. Ama gençlerde bilinçsiz meslek tercihi çok. Haz odaklı genç ne yazık ki fazla. An’ı düşünenler çoğunlukta. Kolay iş, iyi unvan, çok para için az bedel, emek olmuyor maalesef. Zora gelemeyen, konfor beklentisi olan, hemen ve şimdi isteyenler var ne yazık ki.

Hal böyle olunca işsizlik çok yüksek oranlarda.

Bugünden ve yaşadığımdan,  farklı bir örnek vereyim. Komşumun kızı Eskişehir de Çalışma Ekonomisi bölümünde 1 yıl okuyup, Eskişehir’i beğenmediği için İstanbul daki  bir  özel üniversitenin felsefe bölümünü tercih etti. Aile de kabul etti. Nasıl iş bulacak? Kim suçlanacak , mezun olduğunda? Ben onun adına çok kaygılandım oysa.

Ayrıca ,okulu bitirince iş hazır veya sadece torpille iş bulunur inancını taşıyanlar çok. Kendini zenginleştirmeyen, sınıf arkadaşından farklılaşamayanlar için işsizlik giderek artacak.

15- Son olarak  iş’te kariyer okuyucuları için neler söylemek istersiniz?

 Mutlu olacağınız yer, ortam, iş, kişileri seçin. Mutluysanız başarı zaten gelecektir.

Eksik yönlerinize değil artılarınıza, güçlü yönlerinize odaklanın, onlara yatırım yapın.

Hedefinize kenetlenin. Ortama göre hedefinizi gözden geçirin. Alternatifleriniz hep olsun.

Duygularınızı, düşüncelerinizi ve bildiklerinizi paylaşın, bu sizi güçlü kılacaktır.

Hayatınızın dengesini oluşturun ,sadece bir tarafın güçlü olması yetmez,denge şarttır. İş-kendiniz ve sosyal çevreniz(aile,arkadaş) dengede olmalı.

İletişiminizi geliştirin.

Geribildirimlerden korkmayın, sizi güçlendirirler.

Farklılaşın.

Çok çalışın.

Karmaşık- Zeki Demirkubuz Söyleşisi…

Zeki Demirkubuz’un filmlerinin ismi gibi bir başlık atarak  Türkiye’nin değerli yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz’un söyleşi yolculuğuna çıkarayım sizi. Neden Karmaşık? Filmlerindeki karakterler kadar, yönetmenin kendi beyin dünyasını ‘karmakarışık’ tasvir etmesi bu başlığı uyandırdı bende…

9 Aralık Bursa  Nilüfer-Konakkültürevi’nde gerçekleştirilen sohbette, Zeki Demirkubuz’a dair tüm bilinmeyen yönlerini bu sefer filmlerinden değil, bizzat kendisinden dinledik. Yazgı, Bekleme Odası, Üçüncü Sayfa, C blok, Masumiyet, yönetmenin onlarca filminden sadece birkaçı… Hepsi o kadar gerçek, bir  o kadar hayatın içinden…

Söyleşiye gelen kişilerin ortak yorumu ise Demirkubuz’un filmlerindeki toplumsal trajediyi işlemesi, karakterlerinin bireysel hırsları, istekleri, inanışları, yenilgileri, mutsuzlukları eğiliminde olması dikkatlerden kaçmadı. Demirkubuz’un bu düşüncelere, eleştirilere karşı şu sözleri filmlerindeki karakterlerine, konularına ışık tutmaktadır:

İnsanlar, yönetmenler kadar, film izleyenler de kendi düşüncelerini, kendi gerçeklik duygularını oluşturarak bu konuda küçük bir eleştiri yapabilirler. Gerçeği, hiçbir süs, hiçbir değer katmadan kendi duygularını karıştırmadan önce gerçeği anlatmakla yükümlü olduğunu, bunun sadece yükümlülük değil bir ahlaki bakış haline getirdiği söylenebilir, Kaldı ki aydınlık, karanlık, umut, umutsuzluk meselesi ile ilgili  benim düşüncelerim, ben bunların nasıl ele alınırsa alınsın son tahlide ideolojik bir dokuya tekabül ettiğini düşünüyorum. Hatta Marksizmden, Kapitalizm’e, dinlere kadar hepsini içine alabilen ideolojik bir yaklaşım haline geldiğini düşünüyorum bu umutsuzluk meselesinin. Gerçek bir umudu taşımak için, gerçek aydınlık duygusuyla ilişki kurabilmek için önce, Albert Camos’un da dediği gibi ‘ne kadar kirli, ne kadar aşağılık olursa olsun, önce çıplak gerçekle yüzleşmek gerekiyor’. İyilik arayışını gerçekçi bir biçimde taşımak istiyorsak, önce o çıplak, saf görünümünde, süslemeden doğrudan yüzleşmek gerekiyor ki ancak bu gerçeklik duygusu yalın bir şekilde oluştuğu zaman insanlar da bu aydınlığa dair duygunun oluşacağını düşünüyorum…”

Demirkubuz’u ilk ‘C Blok’ filmini izlediğimde tanımış biri olarak Yönetmenin kendisiyle ilgili ve C Blok’ filmi ile ilgili eleştirisi beni şaşırttı şunu düşündürmeden de edemedi, sanatla uğraşanların birden dibe çöküşleri onların zirveye tırmanmaları adına aldığı bir güçtür ve Demirkubuz C Blok’u çektikten sonra, derinleşmemiş karakterlerin, bir tür yabancılık içinde, yeteri kadar özümsenmeden çekilen sahnelerin olması ve akabinde ‘utanmak’ duygusunu derinden hissetmesi ve 3 yıl ara vermiş olması ve ardından gelen müthiş ‘Masumiyet’ filmi… Demirkubuz C Blok’a bakarak ne yapmayacağımı anladım, böyle bir film çekersem yönetmenliği bırakırım özeleştirisinde tüm samimiyetini ortaya koydu.

Demirkubuz, Türk yönetmenler ve Türk filmlerini de sevdiğini ama en çok takdir ettiği, hatta imrendiği Hollywood filmlerini, oyuncularını çok beğendiğini dile getirdi; ‘20’li 30’lu yaşlarda olsaydım eğer Hollywood’da pişmek ister ve gerekirse orda film çekmek isterdim’ dedi. Al Pacino, Jack Nickholson gibi  Hollywood aktörleri  Demirkubuz’un sevdiği aktörlerden sadece birkaçı.

Demirkubuz, günümüzde romanları filmlerden izleyerek öğrendiğimizi, romanların sayfalarını çevirmek yerine görsel olarak izlemenin tercih edilmesinin edebiyatın gelişimini  olumsuz yönde etkilediği  görüşünde…

Yönetmen,  Zeki Ökten’in asistanı olarak bu mesleğe ilk başladığı yıllarda,  sinema dünyasını tanıdığını ve sinema ahlakını ondan öğrendiğini, kendi üzerinde emeğinin olduğunu saygıyla anarak bahsetti ve ilginçtir ki Zeki Ökten’in sinema tekniği, senaryo gereği söylediklerinin tam tersini yaparak bu günlere kadar geldiğini söyledi.

Son olarak değerli yönetmene karşı bir eleştirim; sinemada yer almak isteyen, film çekmek isteyen ve bu konuda gerek maddi gerekse manevi desteğe ihtiyaç kişilere asla yardım etmeyeceğini söylemiş olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Zira sanat dünyasında destek çok önemlidir, konularında usta kişiler yeni nesile bilgilerini paylaşacak ki sektör büyüyecek, gelişecek ve diğer ülkelerle yarışır hale gelebilecek, kaldı ki kendisine bu konuda yardım eden bir Zeki Ökten, v.s. olmasaydı belki de bugün Zeki Demirkubuz’u tanımıyor olacaktık her ne kadar Demirkubuz  filmlerinde özgün olmayı başarabilmiş olsa da…!

Siyaset Ahlakı Değişti !

Değerli okurlarım, Türkiye’de seçimlere 33 gün kaldı. Tüm gözler 12 Haziran’ da  sandıktan çıkacak oylara kilitlendi. Partiler, seçim propogandası yapmaya aylar öncesinden başladı bile. Hergün televizyonda parti başkanlarının meydanlardaki yüksek seslerine tanık oluyoruz, halkın nabzına göre, netice itibariyle ‘söz değil, icraat’ önemli.

Türkiye yıllardır, verilen boş vaatlere alıştı zaten ama siyasi liderlerin seçim propogandalarını yaparken deyim yerindeyse birbirlerine ‘çamur atma’ olayları pek alışılmış bir durum değildi. Siyasi liderlerin birbirlerinin açıklarını yakalama çabaları, uygunsuz kasetlerinin ortaya çıkmasına sevinmeleri, çirkin sözlerle birbirlerine hitap etmeleri, siyasi ahlak açısından bence hiç hoş değil. İşin ilginç tarafı bu “liderler” güvende vermiyorlar artık. Ülkenin başına gelecek siyaset adamının halka her yönden örnek olması gerekirken, tam tersi tavır sergiliyorlar.

Bugünkü Radikal Gazetesi’nde Altan Öymen köşe yazısında  şöyle yazmıştır: “Demokratik dönemlerimizin başbakanları, başbakan yardımcıları, siyasi partilerin liderleri. Hepsi birer birer gözlerimin önünden geçiyor. Hiçbirinin, rakiplerinin özel hayatlarıyla ilgili iddiaları, dillerine dolayıp demeç konusu yaptığını ve hele meydan konuşmalarına yansıttığını ne gördüm, ne de işittim. 1950-1960 arasındaki dönemde bugünkünün tam tersine örnekler vardır.”

Gerçek siyaset böyle yapılır işte;  kimsenin özel hayatına karışmadan, kişi haklarına dokunmadan, rencide etmeden, saygı duyarak, her şeyden önemlisi karşındaki kişiyi insan yerine koyarak. Demokrasiden söz ettiğimiz bir yerde böyle şeylerin olması insanı ürpertiyor. Koltuk sevdası ne bela bir hastalık mış ki, siyaset, basite indirgenerek, oyuncak haline getirilmiş günümüzde. Yine Öymen’in köşe yazısında belirttiği gibi ” İnönü’nün ‘Biz kimsenin aile mahremiyetine karışmayız’ diye koyduğu ilkeyi bugünkü siyasi liderlere hatırlatmak gerekir, geçmişteki siyasi liderleri örnek almalılar geleceğin Türkiye’sinin liderleri…