Beni Sessiz de Sevebilir misin?

İşten ayrıldığım, evililik hazırlıkları yaptığım, yeni bir iş bulma çalışmalarımın sürdüğü bugünlerde bir kitap geçti elime.

Beni Sessiz de Sevebilir misin? Prof.Dr.Kemal Sayar‘ın çıkan son kitabı..

Sepetinde çiçeği olan bisiklet resimli kapağından kitapta derin bir yolculuğa çıkacağınızı anlıyorsunuz.  Kitabın Pembe renkli kapağı da sıcak yaz günlerinde sizi okumaya teşvik ediyor.

Kitabın her bir bölümünde yazar, hayata dair bugüne kadar belki de  farkında olmadığınız birçok şeyin farkına varmanıza olanak sağlıyor.

Yazar insanı insanla, hayatla, kendiyle yüzleştiriyor. Kitap hakkında daha fazla fikre sahip olmanız için kitaptan kısa kısa  cümleler aktarmak istiyorum.

benisessizdesevebilirmisin“Yola çıkmadan ne kadar uzağa gideceğini bilemezsin” 

“Bazen kendimize kör kalabiliyoruz, sevdiğimiz insanların içten değerlendirmelerini, kendimiz üzerine düşünmek için bir fırsat bilebiliriz. Modern dünya faydacılık üzerine kurulu, aklı ve faydayı aşkın ve değerlerin önüne koyuyor. Hayatı sadece bize fayda getiren etkinlikler üzerine mi kuracağız, yoksa değerler eksenin de mi? ‘Gemisini kurtaran kaptan mı diyeceğiz yoksa komşusu açken tok yatan bizden değildir’mi?”

“Tevazu öğrenmenin ön koşuludur”

“Yola çıkan adamın zihninde sayısız olasılıklar vardır.Yolun ortasındaki adamın kafasında ise sadece birkaç seçenek. İnsanın hayata hep bir acemi saflığıyla bakması, sanki yolun başındaymışçasına bir kalp duruluğuyla işe başlaması ve her an öğrenmeye hazır halde bulunması, önünde açılan imkanları çeşitlendirecektir. Tevazu öğrenmenin ön koşuludur. Geçmişte medrese kapılarının boyutunu kısa tutarlarmış ki insanlar ilim mekanına kafasını eğmeden giremesin.İlim kapısında kibri bırakmak gerek. Çok şey bildiğini düşünen bir öğrenci kendi bilgisini abartarak yanılabilir. Mütevazi olmak onun daha fazla çalışmasını ve daha iyi hazırlanmasını beraberinde getirecektir”

“Sade Yaşarsan Sen Bir Hazinesin Demektir”

“Uygarlık demiş Mark Twain, ‘gereksiz ihtiyaçların sınırsız bir biçimde çoğaltılmasıdır’. Ekonomik ve teknolojik ilerleme daha iyi toplum sunmadı bize. Aksine, yüksek hayat standardı giderek bir gayrıresmi baskı aracına dönüştü. Modern hayat pekçok sıkıntının daha fazla tüketimle giderilebileceğine dair bir yanılsama yarattı. Oysa duygusal sorunlara maddi çözümler bulmak geride bir tür kişisel tatminsizlik hissi bırakır. İnsan daha aza sahip olmayı seçerek daha çok tat alabilir hayattan. Bilinçli bir şekilde sade hayatı seçerek; işimizden, ailemizden, uğraştığımız etkinliklerden ve hatta kendimiz olmaktan bile daha fazla keyif alabilirz.”

Kitabın yazarı Prof.Dr. Kemal Sayar hekim, akademisyen, yazar, şair, aynı zamanda da baba… Timaş yayınevinden çıkarılan bu kitabı çok sevecek ve elinizden düşüremeyeceksiniz.

DÜNYA’NIN EN KUTSAL VE EN ZORLU GÖREVİ ANNELİK… İŞTE DÜNYA’NIN ANNELERİ…

anne

Bugün Anneler günü… Dünyada en kutsal görevin onlara verildiği annelerimizin günü… Bu özel günde dünyanın annelerini düşünmeden edemedim.. 21.yy’da yaşayan dünyanın anneleri geçti gözümün önünden birer birer..

Farklı ülkelerden, farklı kültürlere, dillere, ırklara sahip anneler… Farklı inançlara, haklara sahip anneler. Kimi çok zengin, kimi fakir, ama hepsinin ortak bir noktası var o da anne olmaları.

Dünyanın anneleri demişken nedense mutlu annelerden çok acısını kalbine gömen anneleri düşündüm. Mutlu anneler mutluydu, yanında çocuklarıyla bu özel günü kutluyorlardı ya diğerleri? Son bir yılda dünyanın birçok ülkesinde farklı olaylar yaşayan annelerin acısı ortaktı…

16 Nisan’da Güney Kore’nin Incheon limanından Jeju adasına okul gezisine giderken çocukları feribot kazasında ölen anneleri düşündüm.  Kazanın ardından kıyıya  koşan o annelerden kimi, kurtarılan çocuğuna dört elle sarıldı, kimi cesetine bile ulaşamayan çocuğunun arkasından denize bakakaldı, kimi ise kıyıda çocuğunun ölü bedenini karşıladı.

2 Mayıs’ta Afganistan’ın kuzey doğusundaki Badahşan vilayeti’nde şiddetli yağışlardan kaynaklanan toprak kaymasında bir köy neredeyse haritadan silindi. Toprağın altında kalan 2 bin 100 kişiden kucağında çocuğuyla son nefesini veren Afganlı anneler..

14 Nisan’da Nijerya’da radikal İslamcı Boko Haram örgütü tarafından bir ortaokuldan kaçırılan ve pazarda satılma tehdidiyle yüz yüze kalan 230 masum kız öğrencilerinin anneleri…

Amerika Birleşik Devletleri’nde inatla yasaklanmayan silah kullanımı.. Okul baskınlarında “çocuğunuz bir saldırganın kurşunuyla, bıçağıyla öldü” haberini alan ve okula koşan anneler.. ABD’nin Connecticut eyaletindeki 20’si çocuk 26 kişinin öldüğü Sandy Hook okul baskını bu örneklerden sadece biri…

Hindistan’da gözü dönmüş sapıkların tecavüzüne ve işkencesine maruz kalan 5 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini de düşünün. Tüyleriniz diken diken oldu biliyorum.

Kuala-Lumpur Pekin seferini yaparken 227 yolcu ve mürettebatıyla kaybolan Malezya Uçağı.. Yolcuların cesetlerine bile ulaşılamadı. O uçakta çocuğu bulunan bir anne..

Ve iç savaşın 3 yıldır sürdüğü Suriye… Suriye’de her gün anneler ölüyor.. Çocuklarının kimi silah altında, kimi okula düzenlenen varil bombalı saldırılarda, kimi de sokak ortasında şiddetli çatışmalardan seken kurşunlara maruz kalıp ölüyor.. Annelere ise çocuklarının arkalarından gözyaşı dökmek kalıyor…

Ya Türkiye’deki anneler ? Onların durumları da diğerlerinden farklı değil..

Gezi Parkı olayları sırasında ekmek almaya giderken başına gaz fişeği isabet etmesi sonucu ölen 11 yaşındaki Berkin Elvan’ın, dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın,  polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün,   eylemler sırasında arabanın çarpması sonucu ölen Mehmet Ayvalıtaş’ın anneleri.. Bir ayda yüzlerinde oluşan çizgileri, saçlarına düşen akları görmemek mümkün mü?

Kaybolan çocuklar… İstanbul’da havuza düşüp ölen 3.5 yaşındaki Pamir Dikdik’in annesi, Kars’ta yakını tarafından intikam uğruna kaçırılıp tecavüz edildikten sonra öldürülen Mert Aydın’ın annesi…

Vatan uğruna şehit düşen, hayatlarının baharındayken çocuklarını toprağa veren anneler…

Diyarbakır’da ve diğer doğu kentlerinde PKK’lılar tarafından kaçırılan çocukların yüreği kanayan anneleri..

Dünya’nın anneleri farklı noktalarda aynı şeyi yaşıyor. Hiçbir anne ağlamayı hak etmiyor. Cennet annelerin ayakları altındaysa onlara bu zulüm niye?  Yanınızda, “yalınayak gezme”,”terli terli su içme”diyen bir anneniz varsa, koşun sarılıverin, öpün doya doya… Zira dünyada sizin kadar şanslı olmayan anneler ve çocukları olabilir!!

SAINT JOSEPH…”MEDYA GÜNLERİ”

medya-afis-webistanbul Saint Joseph Lisesi‘nin ‘Medya Günleri’ kapsamında düzenlediği etkinlik için İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği olarak İstanbul’daydık.

Türkiye’nin en köklü liselerin birinde öğrenci arkadaşlarımıza medya konulu konferas vermenin mutluluğunu yaşadık.

1875 yılında Fransızlar tarafından Türkiye’de kurulan lise o günden bugüne köklü bir eğitim veriyor. Binanın tarihi yapısının özenle korunduğu lisede gerçek bir eğitim ve öğretim verilerek başarılı bireyler yetiştiriliyor . Sosyal ve Kültürel etkinliklerin ayrıca önem verildiği lisede hemen hemen her gün sosyal bir etkinlik düzenleniyor.  Bu tür etkinliklerde öğrencilerin dünya görüşleri, algısı değişiyor.

Okulun en çok beğendim ve beni en çok etkilediği kısmı kütüphanesi oldu. Kütüphaneyi tasarlayan mimar, araştırma yapmak isteyen öğrenciler için her türlü konforu düşünmüş. Eskiden kilise olan binanın içi 1998 yılında yeniden revize edilmiş. Modern çağa ayak uyduran bu kütüphanede kitapların güncel tutulmasına önem gösteriliyor.  Sinema salonu, okuma salonu ve araştırma salonu ile kütüphane öğrencilerine gerçek bir hizmet sunuyor.

‘Medya Günleri’ etkinliğinde İGBD Genel Sekreteri Okan Yüksel, ‘Sosyal Medya’ ve ‘İnternet Gazeteciliği”ni, Levent Özen, Sosyal Medya Analizi’ni anlattı. Ben de ‘Televizyon Haberciliğini ve Haberin Serüveni’ni anlattım.

josephliler, konferansı ilgiyle izledi, internet gazeteciliği ve sosyal medya üzerine karşılıklı soru ve cevaplarla konferansı noktaladık.

Konferanstan elde ettiğimiz sonuca gelince, dünya hızla değişiyor ve bu değişime ayak uydurmaya çalışan medya da değişiyor. Basılı yayın araçlarına rağbetin azaldığı bu dönemde internet gazeteciliği kavramı hayatımızda hızla yer etmeye başladı.

Bu Güzel etkinliği gerçekleştirmemizde bize vesile olan Kültürel Etkinlikler Koordinatörü Ani Haddeler Pekman ve Kütüphane Memuru Arpi Emirziye’ye okula adım attığımız ilk dakikadan itibaren  gösterdikleri ilgi için çok teşekkür ederim…

Mehmet Turgut “30” ve Hürriyet/Kültür-Sanat

5105_1Türkiye’nin en çok okunan haber sitesi Hurriyet.com.tr‘nin Kültür-Sanat bölümünde her hafta kitap yarışması etkinliği düzenleniyor. Her hafta Hürriyet editörlerinin seçtiği bir kitap, yarışmada ödül olarak okuyuculara veriliyor. Yarışmada sorulan soruyu doğru cevaplayan 20 şanslı hurriyet.com.tr okuyucusu kitap kazanma şansı elde ediyor.

Gönderdiğiniz cevap eğer doğru ise yarışmada sıralamaya girmeniz çok önemli. Doğru cevapbınız 1’inci, 10’uncu, 50’nci, 100’üncü, 200’üncü, 250’nci, 300’üncü, 400’üncü, 450’nci, 500’üncü, 600’üncü, 650’nci, 700’üncü, 800’üncü, 850’nci, 900’üncü, 950’nci, 1000’inci, 1500’üncü, 2000’inci’den biri olduğu takdirde 20 şanslı  okuyucudan biri olabiliyorsunuz.

Sık sık takip ettiğim hurriyet.com.tr sitesinin hediye kitap etkinliğine  geçtiğimiz günlerde ben de katıldım. Yarışmaya katıldığım hafta ödül; ünlü fotoğrafçı Mehmet Turgut’un ’30’ adlı eseriydi. Sordukları soruyu doğru cevaplandırarak kitap kazanma şansı elde ettim ve  sıradışı fotoğraflarıyla tanınan fotoğrafçı Mehmet Turgut‘un 30 yaşına kadar çektiği, “seçilmiş” 40 fotoğrafı ve onların hikayelerini anlatan  “30” adlı kitabını kazandım.

Fotoğraf sanatçısı Turgut’un “30” adlı eserinde gerçekten sıradışı fotoğrafları var. Her bir fotoğraf karesinin yanında da fotoğrafı anlatan hikayeler yer alıyor. Fotoğraflarla anlatılan hikayeler  her bir kareye daha derinden bakmanızı sağlıyor. Kitabı gerçekten çok beğendiğimi söyleyebilirim.

1 hafta önce katıldığım yarışmada kazandığım kitap  dün elime ulaştı. Hurriyet.com.tr kültür-sanat editörlerine kitap etkinliği için yazımla teşekkür etmek istedim.

Sizler de  Hurriyet.com.tr/Kultur-Sanat bölümünü takip ederek  her hafta düzenlenen kitap yarışmasına  katılabilir ve birbirinden güzel kitaplar  kazanabilirsiniz, bilginize…

Saint Joseph Lisesi ‘Yeni Medya’ Konferansındayız…

İletişim çağı olarak adlandırılan 21. yüzyılda dünyanın medyaya bakışı ve algısı teknolojinin de gelişmesiyle birlikte değişti.  Yeni Medya düzeni diye adlandırdığımız bu dönemde internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber ‘sosyal medya diye bir kavramla tanıştık.

Dünyada internet kullanım oranı her  geçen gün artıyor. Evde, iş yerinde nereden olursa olsun insanlar sadece bilgisayarlarla değil telefonla da internete bağlanabiliyorlar. Ansiklopedilerin çöpe atıldığı bu dönemde tüm araştırmalar artık internet üzerinden yapılıyor.

Gazetelerden öğrendiğimiz gündemde yaşanan gelişmeler artık bir gün geriden geliyor.  internette hızlı bir bilgi akışı ve sürekli güncellemenin mümkün olması nedeniyle artık insanlar gündemi internetten takip ediyor.

Facebook, Twitter gibi adreslerde insanlar birbirletiyle 7/24 iletişim kurabiliyor, video resim gibi paylaşımlarda bulunabiliyorlar.

Zamanın büyük bir bölümünü internete bağlı araçlarla geçiren milyonlarca kişiye kaliteli ve en hızlı bilgi akışını sağlamaksa medya kuruluşlarına düşüyor.

Yeni Medya olarak adlandırdığımız bu hızlı iletişim çağında henüz tam olarak kavranmayan ve üzerinde konuşulması gereken sosyolojik, psikolojik ve teknik konular var.

Her yıl dünyanın dört bir yanında ‘Sosyal Medya‘, ‘Yeni Medya’ konulu konferanslar düzenleniyor.

İstanbul’da Saint Joseph Lisesi 21 Ocak’ta ‘Yeni Medya‘ konulu bir konferans gerçekleştirecek.

Bu kapsamda Saint Joseph Lisesi‘nden İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği(İGBD) Genel Sekreteri Okan Yüksel aracılığıyla  konferans için davet aldık. Bizde İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği ekibi olarak konferansta öğrencilere ‘Yeni Medya’ hakkında bilgi vereceğiz.

İGBD Genel Sekreteri Okan Yüksel ‘Sosyal Medya ve Yeni Medya Düzeni’ üzerine konuşma yapacak. Ben de Olay Tv Dış Haber Editörü olarak ‘Televizyon Haberciliği ve Medya’ üzerine  bir konuşma yapacağım.

Levent Özen ve Okan Yüksel ile birlikte  Saint Joseph Liselilerin medya ile ilgili merak ettikleri tüm soruları cevaplandıracağız.

Konferansa dair ayrıntıları İstanbul’dan geldikten sonra kaleme alacağım bir yazıyla sizlerle paylaşacağım…

“Levent Özen” ile Kariyer Yolculuğu…

Yıl 2007… Blog dünyasıyla tanışalı tam 5 yıl olmuş. Levent Özen ile düzenlediğimiz Bursa Blog Yazarları Buluşması etkinliğimiz daha dün gibi hafızalarda. Toplantının ardından gelişen dostluğumuz,  bunca yıla sığdırdığımız anılar canlandı gözümde… O, bizim ‘Leothemaster‘ kod adıyla tanıdığımız Levent abimiz. Yılların eskitemeyeceği dostluğu internete taşımak, başarılarla dolu hayatını mercek altına alarak hoş sohbetini evlerinize taşımak için Özen Danışmanlık şirketinin kapılarını araladık. Levent Özen ile kariyeri, özel yaşamıyla ilgili gerçekleştirdiğimiz sohbetimiz İş’te Kariyer farkıyla sizlerle…

1-)  Kısaca yaşam öykünüzle başlayalım…

Sıradan olacak ama 1969 yılı doğumluyum. Kendimi 60’lı yıllara ait hissediyorum bu yüzden. Köklerimiz Karadeniz olmasına rağmen doğma büyüme Ankaralıyım. İlk ve orta öğretim hayatım boyunca da hep başkentte ikamet ettim. Üniversite de ise ODTÜ Fizik bölümünü bitirdim.

“Hem çalışıp, hem okumak hem de oğlumun olması bile mezun olma azmimi törpülemedi!”

 2-) Ankara’da ODTÜ yılları nasıl geçti? Nasıl bir öğrenciydiniz? Fizik bölümü gibi zor bir bölümü Türkiye’nin en iyi okulların birinde okumak zor olmuş olsa gerek?

ODTÜ ve özellikle fizik bölümü gerçekten Türkiye’nin en zor bölümlerinde ve çok az sayıda mezun veriyor. İdealist ve fizik bilimini seven kişiler için ileri derece fizik öğrenmeniz için, İngilizce, matematik, kimya, biyoloji bilmeniz gerekiyor önce. Daha sonra elektronik, mekanik, kuantum, astronomi ve pek çok dalda oldukça zorlu bir eğitim alıyorsunuz. Oldukça stresli sınavlara ve uzun problem çözümlerine hazırlıklı olmanız gerek. Tüm bunları başarmanız için sadece inanmanız gerek, ben kendime inandım ve zor olmasına rağmen çalışarak başardım. Hem çalışıp, hem okumak hem de bir de oğlumun olması bile mezun olma azmimi törpülemedi!

 3-)  Hayal ettim ve işte istediğim mesleği yapıyorum diyor musunuz?

Hayal ettiğim meslek aslında tam olarak bu yaptığım iş değildi. Zaten o zaman bunu hayal edemezdim! Yaptığım işten mutluyum ve işimi seviyorum. İşimde üniversite hayatımda tüm öğrendiklerimi kullanabiliyorum. Bu bana inanılmaz bir avantaj sağlıyor. İnşaat mühendisi kadar statik hesap, elektronik mühendisi kadar elektronik bilgisine sahip olmak ve olup-biteni anlamak gerçekten güzel bir duygu.

4-) Bursa’ya yolunuz nasıl düştü?

Aslında 30 yıl Ankara’da yaşayıp sonra Bursa’ya gelmek bana hep ilginç geliyor. Öğrenciyken Siemens AG firmasında çalışmaya başlamıştım. AnkaRay Hafif Raylı Sistemi projesiyle birlikte tren dünyasına da girmiş oldum. İşte raylarla olan bu iş yaşantım okul bittikten sonra BursaRay projesiyle devam ettim. Bu projede çalışmak için 1999 yılında Bursa’ya yerleştim.

5-) Uzun yıllar firmalar için çalıştınız. “Kendi işimin patronu olmak istiyorum” dediniz ve Özen Teknik Danışmanlık şirketini kurdunuz. Yaptığınız çalışmalar kapsamında “Ray Haber” diye bir web siteniz var ve bu konuda bir açığı kapatmış oldunuz. Ray Haber fikri nasıl çıktı ortaya?

Uzun yıllar farklı firmalarda kendi işim gibi çalıştım aslında ve bir gün neden kendi işimde çalışmıyorum diyerek Özen Teknik Danışmanlık şirketini kurdum. Amacım aslında yabancılar tarafından yapılan raylı sistem tasarım ve danışmanlık işlerini Türkiye’de yapmaktı. Bunu kısa bir sürede sonra ise imalat ve tedarik işini yanında getiren raylı sistemler şirketim için haber bulma ihtiyacım oluştu. İç ve dış piyasasını takip etmeye başladım. Bu konuda profesyonelce haber yapan bir site olmadığını gördüğümde ise RAYHABER’i kurma kararı aldım ve internet haberciliğini işimle birleştirdim.

6-) Teknolojiye çok küçük yaşlardan ilginiz merakınız varmış, bilgisayarla ilk tanışmanız nasıl oldu? İlginç bir anınız var mı?

Bilgisayarla ilk tanışmam çocukluk dönemimde oldu, o zaman bilgisayar olmadığından ilgi duyduğum hesap makinaları ile tersten LEBLEBİ yazmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Asıl tanışmam ise üniversitede oldu. Yere düşen 5,25 inç’lik bir disket bana programla ve IT dünyasına açılan yol oldu ODTÜ-Fizik koridorlarında… Bu IT bilgimi raylı sistemlerle birlikte geliştirip sürekli büyüttüm. Bence önemli olan sektörü hiç bırakmadan sürekli takip etmeniz, eğer bunu severek yapıyorsanız, bilginizle hem kendinize hem de çevrenize oldukça faydalı oluyorsunuz.

“Blog ile ilk tanışmam blog kelimesinin anlamını araştırırken oldu”

7-) Türkiye’nin ilk blog yazarlarından birisiniz. “Leothemaster” adlı blogunuzla internet dünyasında oldukça tanınan bir isimsiniz. Blog yazarlığıyla tanışmanız ne zaman oldu?

Türkiye’nin ilk blog yazarlarından birisiyim. Blog ile ilk tanışmam blog kelimesinin anlamını araştırırken oldu. Anlamını öğrenir öğrenmez ise yazmaya başladım.

LeoTheMaster adı ile uzun yıllardır blog yazıyorum, hatta blog kavramı yokken günlük yazarak başladım yazmaya. Bence insanın içindeki özgürce ve kalıcı olarak dışa aktarılmasını sağlayan bir araç blog. Blog yazdığınızda tatmin oluyorsunuz. Paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz.

8- Yıl 2007 Bursa Blog Yazarları Buluşması yaptığımız günleri hatırlıyorum. Yüzünü bile görmediğimiz, sadece yazılarını bildiğimiz blog yazarlarıyla buluşmuş onları tanıma fırsatı elde etmiştik. İnternetin insanları anti-sosyal yaptığı söylenir ne dersiniz, internetle sosyalleşebiliyor muyuz?

Uzun yıllar önce gibi geliyor aslında ama daha dün gibi 2007! Blog sinerjisi yaratmak için yaptığımız etkinlikler ile pek çok ülkeden, ırktan, dilden ve dilden insan tanıdım. Ortak olan tek yönümüz blog yazmaktı belki de fakat aynı düşüncede olmayan insanları tanımak aslında anti-sosyalleşme karşıtı bir çözüm. Size karşı insanları tanıyıp onlara düşman olacağınıza ortak noktalarda buluşup sohbet etmek inanılmaz keyifli.

“Sosyal paylaşım devrini, sosyal paylaşım modası olarak görüyorum.”

9-) Sosyal paylaşım siteleri hayatımıza öyle bir girdiler ki onlarla birlikte yatıp kalkıyoruz, tüm özel hayatımızı orada yaşıyoruz. Facebook, Twitter, Foursquare vazgeçilmezimiz ve sizde aktif bir sosyal paylaşımcısınız. ‘Sosyal paylaşım devrimini’ nasıl tanımlarsınız?

Sosyal paylaşım devri bana yanlı bir kavram! Bunu sosyal paylaşım modası olarak görüyorum ben! Yani geçici bir alışkanlık sadece, çağımızdaki teknolojinin 50 yıl sonra çok ilkel olacağını düşünürsek, yaşadığımız sosyal paylaşım siteleri geçici bir heves sadece. Çünkü çok yakında zaten bir şey paylaşmamız gerekmeyecek! Bu konuyu fazla devam ettirmeyeyim, işleyeceğim güzel bir konu bu…

 10-) İnternet Gazeteciliğiyle ilgili Bursa’da 2010 yılından beri faaliyet gösteren İnternet Gazeteciliği ve Blog Derneği (İGBD)’nin başkanlık görevini üstleniyorsunuz. Derneğin kurulma amacı neydi? İnternet Gazeteciliğiyle ilgili ne gibi çalışmalarınız oldu? Önümüzdeki yıllar için planlarınız ne yönde?

İGBD’nın kuruluş amacı İnternet haberciliği ve gazetecilik yapan kişilerle blog yazarlarını birleştirerek bir sinerji yaratmaktı. Bunu başardığımıza inanıyorum çünkü bu konuda eğitimler verdik ve eğitim alan gazeteciler artık kendi sitelerini tasarlayıp yönetebiliyor. Bu yıl bu tür eğitimlere devam edip Avrupa Birliği projelerinde çalışmak istiyoruz.

11-) Elektronik Haberleşme Sektöründe Tüketici Hakları Yönetmeliği’nin 10. Maddesi kapsamında “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” 22 Ağustos 2011’de yürürlüğe girdi. Bu madde oldukça tepki topladı, bu madde için sansüre hayır yürüyüşleri bile düzenlendi. İGBD olarak İnternet Gazeteciliği ve Yeni Medya Çalıştayı’nda 5 maddelik bir sonuç bildirisi yayınladınız. 22 Ağustos’tan sonra internet dünyasında neler değişti?

İnternet sansürü olarak beklenen büyük filtreme ve yasaklara karşı tepkilerimiz sonuç verdi. Türkiye interneti kontrol altında ama başında İran, Çin ve bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi bir İnternet Polisi yok!

“Bana varlığıyla destek olan bu tatlı bebek benimle birlikte büyüdü aslında ve bana babalığı öğretti!”

12-) İnternet dünyasının yanında bir de özel yaşamınız var. Çok genç yaşta baba olmuş bir adam var karşımda. Canınızdan çok sevdiğiniz oğlunuz Can’a hem anne hem baba olmuşsunuz. Babalık mesleğinizden bahsedelim biraz da …

Tüm bu iş, okul ve blog dünyasının yanında hem bir de oğlum var, evet. Bana varlığıyle destek olan bu tatlı bebek benimle birlikte büyüdü aslında ve bana babalığı öğretti. Ben ise ona sadece biraz annelik ve stajyer babalık yaptım…

“Tüm insanlar bilgisayarda oyun oynamalı”

13-) Son olarak teknolojinin esiri olmadan nasıl iyi bir internet kullanıcısı oluruz? Mesleklerine yön verecek arkadaşlarımız için, iş’te kariyer okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Aslında kötü bir tavsiyede bulunacağım ama tüm insanlar bilgisayarda oyun oynamalı. Bu hem sizi farklı bir evrene götürüyor hem de stresinizi alıyor. Hele oyunu İngilizce oynuyorsanız, İngilizce bilginiz gelişiyor. Şimdi kariyer ve oyun arasında bağlı göremiyor olabilirsiniz ama unutmayın bu mantıkla baktığınızda çalışacağınız iş yerinizdeki şefiniz de aynı oyunu oynuyor olabilir!

İnternet teknolojisinden yararlanmak isteyen kişiler üretmeli, paylaşmalı ve kendini geliştirmeli. Bu şekilde bilgi seviyesi artacak ve bu kariyerinize kesinlikle yansıyacaktır.

‘Sis ve Gece’ Ahmet Ümit

Haftanın kitabı olarak bu hafta Ahmet Ümit‘in Sis ve Gece adlı romanını paylaşacağım sizlerle. Ahmet Ümit, son yıllarda romanları beğenerek okunan, ilgiyle takip edilen bir yazar. Özellikle yazarın Bab-ı Esrar, İstanbul Hatırası, Beyoğlu Rapsodisi gibi romanları kitapçılarda en çok okunanlar listesinde yerini aldı.

Sis ve Gece adlı romanı Everest yayınlarından çıkmış. Kitabın normal boyutları olduğu gibi benim gibi cep kitabı şeklinde okumayı sevenler için de cep kitabı şeklinde de basılmış 439 sayfa dolu dolu bir roman…

Sis ve Gece adlı roman’ın içeriğine konusuna gelince,  MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) görevlisi Sedat ve aniden kaybolan Mine adlı karakterlerin yasak aşkını ele alıyor.  Yasak aşkın yanısıra Mit içindeki entrikalar,  köklü değişiklikler, korkular, İstanbul’un bilinmeyen hayatlarından manzarlar, örgüt evlerine düzenlenen baskınlar, cinayetler, sorguların da yer aldığı bir roman.

Mit görevlisi Sedat görevini çok severek, tutkuyla yapmaktadır. Sedat evlidir ve 2 kızı vardır. Örgütten uzaklaştırılan Sedat, boşluğa düşer, bunalıma girer, çıkış yolları aradığı bir zamanda genç, güzel, üniversite öğrencisi Mine ile karşılaşır ve hayatı tamamen değişir, ona tutkuyla bağlanır, Mine’yle tutkulu bir aşk yaşarlar. Mine aniden ortadan kaybolur ve Sedat amansızca Mine’yi aramaya başlar. Mine’yi ararken Sedat’ın teşkilatta yaşadıkları,  Mine’ye olan aşkı ve karısıyla arasındaki duygu  karmaşası, örgüt bağlantılarını çözme savaşı yer almaktadır.

Mine’nin oturduğu ev sahibi Rum Madam Eleni ve engelli kızı Maria ile kaybolan Mine ile sürekli bağlantı kuran Sedat Mine’nin cansız bedenine ulaşmasıyla roman sona erer.

Sis ve Gece adlı roman beyaz perdeye de uyarlanmış. Turgut Yasalar’ın yönetmenliğinde çekilen filmin oyuncu kadrosu da olmdukça güçlü.  Uğur Polat(Sedat) ve Selma Ergeç(Mine) başrollerini paylaştığı filmde, Oktay Kaynarca, İlyas Salman, Tardu Flordun, Ayten Uncuoğlu gibi önemli isimler yer almaktadır.

Filmin fragmanı için: http://www.youtube.com/watch?v=A43WsqKcP6k

Film 2007 yılında vizyona girmiş, Sis ve Gece filmi, En İyi Görüntü Yönetmeni(18.Ankara Film Festivali-2007), En İyi Sanat Yönetmeni (14.Adana Altın Koza Film Şenliği-2007),En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (40.Siyad Türk Sineması Ödülleri -2007), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu(18.Ankara Film Festivali-2007), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (12.Sadri Alışık Ödülleri-2007) gibi ödüller almış.

Ahmet Ümit’in polisiye/gerilim türündeki bu romanını okumanızı ve ardından Sis ve Gece filmini izleminizi bilhassa kitabı okurken zihninizde canlandırdığınız karakterleri beyaz perdedeki yansımalarını görmenizi tavsiye ederim…

 

Gülçer Yılmaz Aydın ile Kariyer Yolculuğu…

İş’te Kariyer okuyucuları için bu hafta röportajımızı uzun yıllar Coşkunöz Holding İnsan Kaynakları Koordinatörlüğü görevinde bulunmuş Gülçer Yılmaz Aydın ile gerçekleştirdik. Gülçer Yılmaz Aydın ile kariyer yolculuğunu, insan kaynaklarını, iş yaşamını, hayatını ve daha bir çok konuyu ele aldığımız hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Gülçer Hanımı 2011 yılında KOSGEB Girişimcilik Eğitimi’nde tanıma şansı yakalamıştım. Bugün web sayfamda  röportajıyla yer almasının onuru ve mutluluğunu yaşıyorum. Kendisine teşekkür eder, Gülçer Yılmaz Aydın kariyer sohbetiyle sizleri baş başa bırakmak isterim…

1- Gülçer Hanım, Bulgaristan/Deliorman’ın köyünden Türkiye’ye uzanan yaşam öykünüzle başlayalım…

15 yaşıma kadar Kuzey Bulgaristan’da köyde idim. Şimdi oraları düşündüğümde ve anlattığımda o zamanki köy ile bizim buradaki şehir arasında ters orantı olduğunu fark ediyorum.

Mesela sinemamız vardı, her hafta 2 filmin oynadığı. Köye opera, bale gösterileri gelirdi. Festivaller düzenlenirdi. Okulumuzun çok sesli korosu ve öğretmen okullarındaki kadar donanımlı laboratuar,atölye,tarlaları, her türlü spora uygun spor salonlarımız , kahvaltı ve öğle yemekleri için okul yemekhanesi ve ayrıca kantini de vardı. Köyde özel odaları olan hamam, diskotek,pastane, kütüphane ve birkaç yataklı hastane bile vardı.

Demem o ki, çok da köy gibi değildi. Yaz ve kış öğrenci tatil kampları, yıllık geziler olurdu. Kışları solaryuma girdiğimizi bile söyleyeyim.

Ortam gelişmemizi destekliyordu yani. Özgür köy ortamı, herkesin birbirini tanıdığı ve sosyal olarak denetlediği ahlaki gelişimin olduğu , eğitim, sağlık fırsatlarının çokluğu bugün ben’i oluşturan temeli attı.

Eğitimci ve psikolog olmama rağmen hala genlerin çok baskın olduğunu düşündüğümü söylemekle başlamalıyım sohbetimize.

Kişilik olarak çok hareketli, konuşkan, meraklı, iletişimi güçlü, öğrenmeye istekli, liderlik yapmaktan keyif alan, alkışlanmaktan, onaylanmaktan hoşlanan bir çocukmuşum, anlatılan ve hatırladıklarımdan anladığım.

Bulgar köy okulunda , anaokul, ilkokul ve ortaokul birlikte idi. Ve ben ilkokul 3.sınıf öğrencisi iken ilköğretimin okul öğrenci başkanı seçilmiştim. Sanırım bu bir fikir verecektir, yapım hakkında. Biraz sivri, belki büyümüş de küçülmüş, hatta belki ukala galiba J

Ama göç ciddi bir travma tam da ergenlik dönemindeki biri için.

Önce belirsizliklerin, bilinmeyenlerin korkusu. Varlıktan yokluğa. Tanınmışlıktan yeniden başlangıçlara. Kültürel şok. Çocukların çalıştırıldığı, kızların kaçırıldığı, sağlık ve eğitimin paralı olduğu, hırsızlık ve cinayetlerin olduğu bir ülke nasıl korkutmaz ki 15 yaşındaki bir genç kızı. Üstelik bu yaşına kadar bunların tam tersini yaşamışken.

Oratokul son sınıf yarıda kaldığı için 8. sınıf Bursa Hürriyet ortaokulunda yeniden okundu. Yıl 1978. Sağ-sol olaylarının, boykotların, akşamları sokakların tehlikelerle dolu olduğu yıllar.

2- Meslek hayatınıza hemşirelik ile başlamışsınız, felsefe grubu öğretmenliği yapmış, psikoloji eğitimi almışsınız…Bir değil, birçok mesleğiniz var…

 Dahası da var…

Aslında koşullar zorladı biraz. Herkesin göçe zorlandığı bir anda tüm varlığınızı yol parasına, birkaç aylık geçiminize yetecek paraya satıp, Bursa da yaşamı sürdürmek çok zordu.

Sadece ilkokul 3.sınıfta öğrendiğin Türkçe dersiyle oluşan  okuma yazma derecemle 8.sınıftan derece ile mezun olmak da zordu.

O nedenle kısa yoldan meslek sahibi olunmalıydı. Hatta parasız yatılı okul.

Ve sadece iki meslek lisesine başvuru yapıldı. Bilmiyorduk ki başka alternatifleri.. Ticaret lisesi ile hemşirelik liselerinin sınavından gelen olumlu cevaplarla Bursa Tıp Fakültesi Sağlık Koleji’nde 4 yıllık yatılı dönem başladı. Hayatımın en travmatik dönemlerinden biri daha. Çok şey kazandırıp, kaybettirdikleriyle. Kariyer hayatımın başarıları için bu dönem de çok kritikti bence.

Genç kız olarak televizyonun, gazetenin, bahçenin, hatta balkonun olmadığı apartmandan dönüşmüş okulda,4 yıl, 20 kişilik sobalı yatakhanelerde büyümek ,sabretmek,disipline olmak, hayal kurmak,sorgulamak,… Olgunlaştırdı belki de.

Sonra stajda psikologlara özenip psikolog olmak için üniversiteye başlamak.

“Ya işsiz kalırsam “ kaygısıyla felsefe grubu öğretmenliğini eş zamanlı tamamlamak.

Sonra meslekte iken klinik psikolojinin kişiliğime uygun olmadığına karar verip endüstri psikolojisine ilgi duyup yönelmek ve işletme fakültesinde yönetim ve organizasyon bilim dalında yüksek lisansı tamamlamak.  Lisansta evli, yüksek lisansta 2 çocuklu anneydim.

Aslında kervan yolda düzüldü.

Hemşire olarak,  mezuniyetimden sonra 4 ay ve üniversitede iken 2 yaz tatilinde çalıştım. Önce Bursa Tıp Fakültesi Çocuk Kliniğinde , sonra özel hastanelerde sigortasız, mesaisiz.

14 yıla yakın Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı kurumlarda görev aldım. Rehberlik ve Araştırma Merkezi ‘nde başlayıp , okul müdürlerine eğitim veren kurslarda görevli öğretim görevlisi olarak son buldu. Arada  kendi paramızla aldığımız gelişim eğitimleri ile kendi kariyer gelişimimi devam ettirmeye çalıştım.

Özel okullara danışmanlıklarda bulundum, bireysel destek verdiğim kişiler oldu.

Ve çalışma hayatımın son 11 yılı Coşkunöz Holding’ teki insan kaynakları yöneticiliğimle son buldu.

3-  Çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi? Hayallerinizin peşinden mi gittiniz?

 Meslek ile ilgili hayallerimi hatırlamıyorum. Ama olmayana sahip olmayı istediğimi, çok gezen biri olmayı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Bizim köyde Türkler sadece öğretmen olabilmişti. Tek doktor ve bir ziraat mühendisinin varlığını biliyordum. Yani örnek, rol model yoktu ki.

Lisede de yönlendiren olmadı. Ne aile, ne de bir öğretmenim. Sıraladık herkes gibi, Tıp, dişhekimliği,eczacılık,hukuk ve psikoloji .

Meslek liselerinde sadece ilk yıl fen adında tek ders ve tek matematik vardı. Üniversitede okuma hedefi de yoktu, imkanlar da uygun değildi zaten.

Psikoloji denk geldi. Severek ve hiç zorlanmadan okudum. Üstelik üniversite birinci sınıfta evliydim ve ben İstanbul’da iken eşim Samsun da mecburi hizmette idi. Mekik dokurdum iki il arasında. Yurtta kaldım, kocama evci çıktım.

Ama dersler çok kolay geldi , sanki gündelik hayatı okuyorduk. Başarısız olduğum ders olmadı ,iyi bir ortalamayla da mezun oldum.

Sonradan keşke hukuk okuyup, avukat olsaydım dedim. Avukat olsaydım çok başarılı olacağıma inanıyorum. Kazanmayı severim. İkna etme ve etkileme becerim olduğunu sanıyorum. Analitik bakabildiğimi düşünüyorum. Sosyal ağlarım geniştir. İletişimde iyi olduğumu biliyorum.Bunlar da avukatlıkta işe yarar diye düşündüğüm olmuştu.

4- Üniversite birinci sınıfta evlenmiş, son sınıfta bir çocuğunuz olmuş  hem evlilik, hem okul bir yandan da çocuk, zor olmadı mı?

Olmaz mı. Galiba zor olan bağımlılık yapıyorJ Şimdilerde geriye baktığımda hep birden çok iş, birden çok sorumluluk veya birden çok alanda olmayı sevdiğimi fark ediyorum. Mesela sadece televizyon seyretmem mümkün değil o arada bir şey yapıyor olmalıyım. Aşıktım ve sevgilim  doktor olarak mecburi hizmete gidecekti, ailelerimiz Bursa da , ben İstanbul da… O nedenle görüşmemizi geleneklere uygun ve formal hale getirmeliydik. İtirazlara rağmen evlendik. Risk aldık aslında. Ama çok çok zordu. Kazandırdıkları ve kaybettirdikleri burada da ben’i geliştirdi.

Ama hem evlilik, hem okul, hem çocuk hepsi oldu.

Kaçırdıklarım var tabi. Üniversite yıllarındaki öğrenciliğin heyecanını, keyfini yaşayamadım mesela.

5Bir yazınızda profesyonel çalışma hayatıma ortaokulda yaz tatilinde gündelik işlere giderek başladım demişsiniz. Erken yaşta kazandığınız tecrübelerin iş hayatınıza etkisi olumlu yönde kuşkusuz. Günümüzde veliler çocuklarına kıyamıyor, onları kurslara gönderip sadece ders çalışsın istiyorlar ne dersiniz, veliler çocuklarına iyilik mi yapıyor?

Gündelik işlere derken tarla işini kastettim . Evlere değildi. Şeftali, elma toplamaya,pancar ayıklamaya,  sebze çapalama işlerine, ipekböcekçiliğine…Göç ettiğimiz yıl Kafkas pastanesinin imalathanesinde çalıştım 3-4 ay kadar.Bir yaz da bir tekstil firmasının boyahanesinde 3 vardiyalı işçi olarak çalışmıştım, ortaokul mezuniyetimden sonra.

Veliler de kıyamıyor, çocuklar da o düzeyde gelişemiyor, onların da öyle bir ihtiyacı olmuyor aslında. En azından şehirlerde gözlemlediğimiz bu. Zaman farklı, yetişme ortamları da , içinde bulundukları sosyal çevreler de…

Kendi çocuklarımın  öğrenciliklerinde kısa süre de olsa iş hayatında bulunmasını o kadar çok arzu ettim ki , hatta bundan 5-6 yıl kadar önce onlara rüşvet bile teklif ettim J Yaz tatilinde üretimde çalışmalarına karşılık aylık 5bin TL maaş  verecektim. Kabul etmediler.

Çalışma yaşamını gören kişilerin hayata bakışı, eğitimi algılayışının değiştiğine eminim.

Yaşadığım bir örnek de komşumuzun oğlu idi. Lise son sınıfa kadar hep en önemli dersleri zayıf olur, bütünleme ile geçerdi. Mezun olunca üniversiteyi kazanamadı ve 3 vardiyalı çalışan işçi olarak işe başladı. Çok etkilendi, çok zorlandı  ve o yıl oturdu, üniversiteye hazırlandı. İlk yıl Edirne Tıp Fakültesine yerleşti. Orası da zor geldi çünkü evde de hiçbir sorumluluk üstlenmemişti o yıla kadar. Tekrar sınava girdiğinde Uludağ Tıp Fakültesinde idi. Ailesinin yanında okudu, mezun oldu.

Demem o ki , aslında çocuklarımıza kıyamamak onlara zarar vermektir. Herkesin daha iyisi için potansiyeli vardır ,onu zorlamadan olmuyor.

6- Türkiye’nin ilk 500 büyük şirketi arasında 2 şirketi olan Coşkunöz Holding İnsan Kaynakları ve Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü yapmış biri olarak İnsan Kaynaklarını nasıl tanımlarsınız?

İşte şimdi yandın. Bu konu sayfalarca sürer.

Her meslek zordur aslında ama somut üretimin olmadığı meslekler daha da zordur. Üstelik  bizimkisi insanla ilgili. Çok daha zoru. Ve üstüne çok tanınmayan, bilinmeyen, henüz gelişmemiş bir meslek de olunca yıpratıcı bence.

Ev hanımlığı gibi. Yaparsan fark edilmez, kendiliğinden oldu sanılır, yapmaz veya eksik, yanlış yaparsan ortalık ayağa kalkar.

İnsan Kaynakları sistemlerini kurmamış ve yönetemeyen şirketlerin kurumsallaşamayacağına, hatta yeterince büyüyemeyeceğine ve daha da iddialısı bir sonraki kuşaklara geçemeyeceğine inananlardanım.

Bu konudaki makalemi http://gulceraydin.com/2012/02/21/579/ linkinden okumanızı öneririm.Hatta bloğumdaki bölümlerden biri olan “İnsan Kaynakları” nda çok farklı değerlendirmelerim de var.

İK (insan kaynakları), bir hizmet konusudur öncelikle.
İşletme için bir ana faaliyet de değildir.
Çalışmaların büyük bölümü destek süreçlerden oluşmaktadır ancak kısmen stratejik boyuta sahiptir.
İşletmenin tamamına, tüm çalışanlara “değen” tek bölümdür İK, diğer bölüm/departmanlara kıyasla.
Üstelik sadece çalışanlarla değildir işi, ilişkisi, iletişimi.
Devlet kurumları, sendikalar, üniversiteler, okullar, bankalar, servis sağlayıcıları (yemek, taşımacılık, temizlik vs), sivil toplum örgütleri, genel olarak toplum…
Dolayısıyla İK çalışanlarının içinde bulunduğu sosyal ağlar çeşitli ve karmaşıktır.
Girdi çıktı ilişkisi açısından hem işletme içinde hem de işletme dışındadır müşterileri de tedarikçileri de.

Bu nedenle, tüm İK süreçleri için aynı, ortak yetkinlikler, kişilik özellikleri aramak bence mümkün değildir. Pratikte karşılığını bulamaz diğer bir deyimle.

Örneğin özlük işlerini, yani yasal boyutuyla, maaş vb sorumlulukları üstlenen, yürüten İK çalışanlarının ve yöneticisinin, öncelikle obsesif derecede dikkatli, sorgulayıcı, ayrıntılara önem veren, zamanını iyi planlayan, titiz, sabırlı, talimatlara uymaktan hoşlanan, monotonluktan sıkılmayan, esnemeyen, disiplinli vb gibi özellikleri olmalıdır. Çünkü devletle kurumlarıyla, yasa ve yönetmeliklerle, müfettiş ve bankalarla çalışacağından söz konusu yetkinliklerin daha baskın olması gereklidir. O’nun çatışmacı davranması, alttan alan, sakin, uzlaşmacı bir tarzının olmaması, ilgili kişi ve kurumlarla işletmenin de çatışması anlamına gelmektedir.

Bunun yanında sendika ile ilişkileri yürüten, endüstriyel ilişkileri sürdüren kişi/yönetici iletişimi güçlü, esnek, dinleme becerisi olan, problem çözen, strese dayanıklı, hoşgörülü, affedici vb olması gereklidir ki işler de kişi de, ilişkiler de olumsuz etkilenmesin. Sendikal ilişkilerden sorumlu bireyin, birleştirici, sakin, affedici, kazan kazan düşüncesine sahip, yeri geldiğinde tavizkar olması gereklidir.

Oysa ücret sistemini yöneten çalışan ve yöneticilerin, sorgulayan, muhakeme eden, analitik düşünen, sır tutan, içe dönük vb gibi özellikleri olması tercih edilir. Bu bireylerin biraz yalnız, üst yöneticilerden gelen “benim çalışanımın ücretini yükselt “baskısı karşısında dirençli, otoriter ve gizlilik ilkesine mutlaka uyan kimseler olması gerekmektedir.

Bildiğiniz gibi büyük şirketlerde İK daki görevler uzmanlaşma şeklinde yürütülmekte ve bölümler bazında çeşitlenmektedir. Hepsini burada saymak mümkün değil tabii ki. Belki de her bir süreci ayrı biçimde analiz etmek ve gerektirdiği yetkinlikleri tartışmak daha yerinde olabilir.

Örneğin işe alma, iç /dahili transferler, sağlık, güvenlik, eğitim, destek hizmetleri ( yemek, servis, temizlik vb) performans değerleme, ücret yönetimi, kariyer planlama, kurumsal iletişim… hepsinde farklı yetkinlikler ve kişilik özellikleri aranmaktadır.

Öte yandan ama tüm İK çalışanlarında görmek istediğim, olmazsa olmaz, ortak, temel özellikleri de sayabilirim.

Müşteri odaklılık bunların başında gelmektedir örneğin. Karşılaşılan durum ne olursa olsun, talepte bulunan kişi haksız bile olsa, onun sorununu nasıl çözebilirim diye düşünmek gerekmektedir.
Çok çok iyi bir dinleyici olmak, adeta bir ön koşuldur.

Gizlilik ve etik kurallara uygunluk en hassas noktalardan birisidir.

Adalet, bir ana ilkedir. Karşı karşıya olunan kişilerin kırılacağını bile bile “emsal” oluşturmamak gereklidir.

Empati kurmak bir başka ortak davranıştır örneğin.

Kavga, tartışma ne İK çalışanlarının kendi aralarında, ne de müşterileriyle olmamalıdır.

Sorunlar karşısında görmezden gelmek, talepleri geri çevirmek ya da durumu idare etmek değil, sorunlara alternatif çözüm önerileri ile yaklaşmak, her durumda “çözmek”ten yana tavır almak elzemdir.

Bence, İK çalışanı iseniz “olmaz” cevabı asla kabul edilemez. Mutlaka olur ama hangi koşullarda, hangi gerekliliklerden dolayı, hangi araçlarla, ne zaman olacağı belirtilerek gidilir çözüme.

Üstte saydıklarımın dışında, benimle çalışan, çalışabilecek kişilerin mutlaka insiyatif kullanması gerektiğini düşünmekteyim.
Hedeflerini kendileri seçmelidirler.
Üst yönetimden, kırılımlarla gelen iş hedefleri dışında örneğin, “bu yıl 3 kaizen yap, 10 geliştirme önerisi getir” şeklinde hedefler verirdim ben, seçimlerini İK çalışanlarının yaptığı.

Bir İK yöneticisi olarak, kasıtlı ve ahlaken yanlış değiller ise eğer, hatalara karşı affedici olmak gerektiğini düşünmekteyim.

Her ne kadar kulağa hoş gelmese de İK çalışanlarının politik, daha doğrusu diplomatik davranabilmesi gereklidir. İşveren, yöneticiler, astlar, çalışanlar, yasalar, ilgili diğer kuruluşlar arasındaki ilişkiler hem karmaşık hem de adeta pamuk iplğiyle başlanmış gibi hassastır. Söz konusu ilişkiler, tüm taraflar için tehdit ve risk içermektedir çünkü. Demokles’in kılıcından da korunmak gerektir.

Son kural, kimlerle çalışılamayacağına dair formüle edilebilir belki: Çok alıngan, çok gururlu, egosuna dönük bireyler İK alanında çalışırlarsa çabuk hastalanırlar bana sorarsanız.
Ve işini geliştirme arayışı olmayanlarla, kavgacı kişiliğe sahip kimselerle asla çalışmamak gereklidir.

İK yöneticisinin potansiyeli ve başarısı için en önemli gerekliliği en sona bıraktım.
Ekibini, onların bireysel ihtiyaçlarına göre motive etmeyen ve korumayan İK yöneticisinin başarılı olma şansı düşüktür kanımca.

Yani bence….
Gülçer ‘ce

Farkında iseniz hiç şu okulu bitiren, bu bölümü okuyan, filanca dili bilen..demedim…
Kendini geliştiren, planlamayı bilen, koordine eden… falan da demedim.

İletişimin ana kavramlarını biliyor ve uyguluyorsanız ben sizinleyim, sizler de benimle
Gerisi kolay. Öğrenilemeyecek, başarılamayacak hiçbir şey yoktur…..

Çalışma hayatı öncesi en azından yaz stajlarını değerlendirmelerini şiddetle öneririm.

7- Ülkemizin İnsan Kaynaklarına bakışı, algısı ne yönde?

 Ne kadar objektif olabilirim emin değilim.

Aslında hem istenilen, özenilen, hem en çok eleştirilen, ama henüz gelişmemiş bir saha, alan bence.

İstatistiki olarak tüm Türkiye ye bakarsak ne çıkar bilmiyorum ama “personelcilik” dediğimiz , sadece yasal boyutuyla olan bölümün bile yüzdesi çok aşağılardadır kesin. Gerçekten sistemlerin yönetimi olarak ise yok denecek kadar azdır  bence.

Yani alan çok açık, çok boş,tercih edilmeli, yönelinmeli.

8-  İş hayatında bir bayan olarak karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

“Bayan olmak bir avantaj, hiç zorlanmıyorum” ,diyenlerin samimiyetinden kesinlikle şüphe duyulmalı.

En gelişmiş  yerlerde, en eğitimli kişilerde dahi, açık veya üstü kapalı yaklaşımda  , bilinçi yada bilnçatının yönlendirmesiyle ,kadın genellikle 2.sınıf vatandaştır.

O duygusaldır, zaaflarıyla hata yapar, çocukları engeldir, biriyle tartışırsa kesin sabah kocasıyla kavga etmiştir falan filan cümlelerini herkes duyar, yaşar.

Yönetsel kademelerde hep en düşük orandadırlar. Maaşları hep erkeklerden düşüktür. Aynı iş kritiklikleri olsa bile…

Ben de bunları yaşadım tabi. Neyse ki evden yana şansım açıktı. Eşimden izin almak, eve geç gitmek, şehirlerarası görevler vs hiçbir zaman sorun olmadı. Annem ve kayınvalidem yakınımdalardı, evde 21 yıl aynı bakıcı teyzemiz vardı. Kadın olarak, eş olarak, anne olarak bir tarafım torpilliydi. Ama sorumluluklar hep benimdi yine de.

İş hayatımda da bayan yöneticim beni hep desteklemiş, korumuş, önümde ve arkanda bulunmuştur. Ekibimin çoğunluğu  da bayandı. Şanslıydım çok.  Fakat erkeklerin hem ev , hem iş hayatında üstlendiği sorumluluk ve çalıştıkları sürelerden hep fazlasını çalıştım.

9- Türk Psikologlar Derneği Bursa Şubesi Başkanlığını 4 dönem yürütmüş, bir çok   sosyal projelere imza atmış, ödüller almış, bir dönem de köşe yazarlığı yapmışsınız. Başarılarınızı, bu kadar çok yönlü olmanızı neye bağlıyorsunuz?

Monotonluğa gelemem. Hırslıyım. Çalışkanım. Mücadeleyi ve yenilikleri severim. İlk’ler benim için çok önemli. Fark yaratmayı seviyorum. Hele biri bana “bunu yapamazsın veya bu olmaz” derse o iş bitmiş demektirJ

Ekip çok çok önemlidir. İyi kişilerle çalışmayı seçer , yetki devretmeyi severim.

Para değildir beni motive eden. Onaylanmak, alkışlanmak önemlidir.

10-  Geriye dönüp baktığınızda en haz aldığınız , gurur duyduğunuz işiniz, projeniz nedir?

İlki Coşkunöz Eğitim Vakfı (CEV), diğeri Tubitak projem ve galiba Coşkunöz deki İK yapılanmasında ortaya koyduğum farklılaşma  diyebilirim .

2000 yılında Coşkunöz deki görevime başladığımda CEV,  8 kişilik sınıfında mesleği olmayan gençlere meslek kazandırıp iş garantisi veren ve tek bir  sınıfta, birkaç torna tezgahı olan bir yer idi. Yanlış hatırlamıyorsam bir de 10 kişiye nakit burs veriyordu.

Şimdi ise CEV ayrı 3 katlı binasıyla, 10 adet atölye ve laboratuvarıyla, son teknoloji ile donatılmış sınıflarıyla mesleği olmayanlara çeşitli branşlarda meslek kazandırıp, iş garantisi verip, mecburi hizmet zorunluluğu istemeyen, Türkiye deki öğretmenlerin eğitimlerini üstlenen,bilimsel  araştırmalar yapan, AB projeleri gerçekleştiren, YÖK ve MEB tarafından bilinen, tanınan onaylanan bir kurum .

Kurs iken Milli Eğitim Bakanlığının meslek diplomasını veren, özel okul statüsü olmayan  tek kurum CEV.

50 den fazla öğrenciye ciddi iyi miktarlarda burslar veren, staj /proje imkanları sunan, öğretim görevlilerini destekleyen, okullara laboratuar ve atölyeler kuran büyük bir kurum orası.

Sanayinin ihtiyaçlarına , ortam ve  hizmetlerini açmış bir yer.

Diğeri ise mesleki doyumum için başlattığım ve ülkem için de iz bırakacak bir proje.

Ekibimde 3 psikolog idik ve kullanılan  psikoteknik testler hep yurtdışında geliştirilmişti. Geçerlilik güvenirlilik ve kültür etkilerine yönelik çalışmalar da çok yetersizdir. Türkiye ye ait ve endüstride kullanılacak , sanayi normları oluşturulmuş testler üretmek istedim. Araştırmalar yaptım. Bütçe olarak TUBİTAK desteklerini araştırdım. Ekip olarak, ODTÜ ve Hacettepe den çok değerli hocalarımıza ulaştım. Şirket içindeki ilgili bölümlerimizden ekibi oluşturdum.Patronlarımı ikna ettim ve 1.700 mio TL  hibe  bütçesi olan TUBİTAK projemizi onaylattım.  Zordu , uzun süre ve emek gerekti ama çok gururluyum.

Proje son aşamada iken emekli oldum. Bu yıl sonunda tamamlanıyor.

15 adet psikoteknik test çıkıyor. Bilgisayar destekli , mekanik ve elektronik donanımlarıyla. Endüstri psikolojisi alanının mihenk taşı olacak bu testler. Bilimsel çıktılar.

4 yıllık emek, zaman, bütçe…Tarihe geçecekler. Coşkunöz , ekibimiz  ve hocalarım. Benim ismimin hiçbir yerde olmaması hiç önemli değil. Ben biliyorum ya, o yeter bana. Gururluyum. Mesleğim adına iz bıraktığımı biliyorum.

Coşkunöz İnsan Kaynakları (İK)yapılanması. Coşkunöz ün 14 şirketinin tüm İK süreçlerinin yönetimini tek çatı altında toplayıp, bugün benchmark yapılan seviyeye çıkartmak için liderliğim, emeğim yadsınamaz. Gururla söyleyebilirim ki, Bursa da insan kaynakları sistemleri denince akla gelecek ilk 10 kurum arasındadır Coşkunöz İK.

Üstelik Renault,Tofaş, Bosch gibi dünya devleri Bursa da iken.

Ben göreve başladığımda her şirket kendi özlük işlerini yürüten personel bölümlerinden ibaretti oysa.

11- Meslek yaşamınızın 25 yılını tamamlayarak bu yıl emekli oldunuz, nasıl gidiyor emeklilik, çalışmayı bu kadar seven biri için zor olsa gerek? Yok mu başka planlar?

Tanıdıklarım “sen çalışmadan yapamazsın, kesin başka planların vardır” dedi. Hatta o kadar çok kişi söyleyince ben bile endişelendim. Acaba mı, diye.

Çalışma hayatımın son 2 yılını emekliliği hayal ederek ve hazırlanarak geçirdim. Son yıl tüm yaz boyunca bana ücretli izin verdiler, nasılsa sıkılır geri dönersin diye.

Ama çok keyifliydi geçen yaz. Kış gelince sıkılırsın dediler ,o da olmadı çünkü ben her kış kıyamette sabah 07.30 da işe gitmiştim. Evde pijamalarla  elinde çay, karşında TV ve dışarıda yağan kar/yağmurda koltuğa kıvrılmanın tadını anlatamam.

Öğrenciliğim dahil hep çalışmıştım. Şimdi birikmiş tüm tatillerimi yapıyorum.

İnan ki hiç zorlanmadım.

Arada şeytan “hep mi tüketeceksin, üretmeden” diyor, kovuyorum onu.

Bugün hala çalışma isteği duymuyorum. Ama , keşke 10 yaş  daha genç olsaydım, kendi işimi kursaydım dediğimi itiraf edeyim. Bu jubileden sonra yeni bir şey olması için kendimi gerçekleştireceğim, beni çok heyecanlandıracak bir proje olmalı. Yoksa para için, vakit geçirmek için iş yapmam. Fark yaratacağım “bir ilk”  olacaksa o zaman değerlendiririm. Hala, iş hayatına  dönmeyi düşünmüyorum.

12- Emekli olduktan sonra iş hayatınızla ilgili tecrübelerinizi, kişisel gözlemlerinizi    anlattığınız “patika” diye adlandırdığınız kendi adınıza ait bir web siteniz var.Patika nasıl  çıktı ortaya, neden “patika”?

Çalışmam ve deneyimlerimi aktarmam için yoğun talep vardı. Kendimi bilen ben, kısmi çalışmayı beceremeyip, elimi verip, kolumu kaptıracağımı tahmin ettiğimden, bunu bir gün kitap yazarak yapmayı istediğimi söylüyordum.

“Bir gün D&R da satılan kitabım olsun” diye sloganlaştırmıştım.

Genç meslektaşım Ali Çıraklar aradı bir gün ve artık bir blog’umun olduğunu ve orada deneyimlerimi yazmamı istediğini söyledi. Beklentisi vardı. Emek vermiş , jest yapmış, kendi parasıyla kurduğu bir blog hediye etmişti.

Bu yılbaşı civarıydı. O’nu kıramazdım. Başladım.

İddialı isim olmamalıydı ve benim yolculuğumu anlatmalıydı. O nedenle adını patİKa koydum. İK (insan kaynaklarının kısaltılışı) da , kelimenin içinde idi.

Türkçe okuma yazmayı ortaokul son sınıfta öğrenen benim için çok iddialı bir  konu , bir deneyim bu. Üstelik bugüne kadar hiç günlük tutmamıştım. Ve de hafızam en zayıf yanımdır.

Bakalım…

www.gulceraydin.com da  yazmaya devam ediyorum. Şimdilik insan kaynakları, psikoloji, günlük düşünce ve duygularımı, yolumda birlikte olduğum başarılı kadınlarla röportajlarımı, hatta ucundan siyasi yorumlarımı…

Sonunda bir kitap çıkar mı, bilmiyorum henüz.

132010 yılında Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği ( BUİKAD) ın ı “İş Yaşamında Başarılı Kadın Ödülleri” nin ilkinde,  “En Başarılı Kadın Yönetici” ödülü ile taçlandırılmışsınız. Neler hissettiniz?

Neden ben, diye düşündüm önce. Hatta , aday gösterildiğimden haberdar değilken özgeçmişimi istemek için telefon ettiklerinde her zamanki açık sözlülüğümde” ödül alacak olan bellidir zaten, niye beni CV hazırlamak için yoruyorsunuz”, diye de sordum.

Gururlandım çok. Ayaklarım yerden kesildi tabi. Güzel , keyifli…

Jürinin kimlerden oluştuğunu öğrenince daha da gururlanmıştım. Bursa Valiliği, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası,Bursa Sanayi il Müdürlüğü,Uludağ İhracatçı Birlikleri,BUİKAD ,en üst yönetimlerinden  oluşmuştu.

14- Çevremizde birçok insanın dilinde Türkiye’de işsizlik var lafıdır gidiyor, ne  dersiniz, Türkiye’de işsizlik var mı? Yoksa gençler mi iş beğenmiyor?

Türkiye de tabi ki işsizlik var. İstatistiklerin söylediğinin de  üstünde olduğuna inanıyorum.

Diğer taraftan yetkin işgücü eksiği de var. Yanlış planlama, arz-talep uyumsuzluğu da. Ama gençlerde bilinçsiz meslek tercihi çok. Haz odaklı genç ne yazık ki fazla. An’ı düşünenler çoğunlukta. Kolay iş, iyi unvan, çok para için az bedel, emek olmuyor maalesef. Zora gelemeyen, konfor beklentisi olan, hemen ve şimdi isteyenler var ne yazık ki.

Hal böyle olunca işsizlik çok yüksek oranlarda.

Bugünden ve yaşadığımdan,  farklı bir örnek vereyim. Komşumun kızı Eskişehir de Çalışma Ekonomisi bölümünde 1 yıl okuyup, Eskişehir’i beğenmediği için İstanbul daki  bir  özel üniversitenin felsefe bölümünü tercih etti. Aile de kabul etti. Nasıl iş bulacak? Kim suçlanacak , mezun olduğunda? Ben onun adına çok kaygılandım oysa.

Ayrıca ,okulu bitirince iş hazır veya sadece torpille iş bulunur inancını taşıyanlar çok. Kendini zenginleştirmeyen, sınıf arkadaşından farklılaşamayanlar için işsizlik giderek artacak.

15- Son olarak  iş’te kariyer okuyucuları için neler söylemek istersiniz?

 Mutlu olacağınız yer, ortam, iş, kişileri seçin. Mutluysanız başarı zaten gelecektir.

Eksik yönlerinize değil artılarınıza, güçlü yönlerinize odaklanın, onlara yatırım yapın.

Hedefinize kenetlenin. Ortama göre hedefinizi gözden geçirin. Alternatifleriniz hep olsun.

Duygularınızı, düşüncelerinizi ve bildiklerinizi paylaşın, bu sizi güçlü kılacaktır.

Hayatınızın dengesini oluşturun ,sadece bir tarafın güçlü olması yetmez,denge şarttır. İş-kendiniz ve sosyal çevreniz(aile,arkadaş) dengede olmalı.

İletişiminizi geliştirin.

Geribildirimlerden korkmayın, sizi güçlendirirler.

Farklılaşın.

Çok çalışın.

Sigma Center Genel Müdürü Yılmaz Altaş ile Kariyer Yolculuğu…

İş’te Kariyer okuyucuları için ilk röportajımızı  Sigma Center Kalite Yönetim Sistemleri Danışmanlığı Ltd. Şti. Genel Müdürü Yılmaz Altaş ile gerçekleştirdik. Yılmaz Altaş ile  Sigma Center’ı, Sigma Center’ın geleceğini, projelerini, kendi  iş tecrübelerini, hayatını konuştuk…

 1- Yılmaz Bey, çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi? Hayallerinizin peşinden mi gittiniz?

 Neleri hayal ettim… Nasıl bir çocukluk yaşadım biraz ondan bahsedeyim. Afyon Bolvadin’de babam ilkokul 3’ten, annem ilkokul 3’ten terk. Babam esnaf, annem ev hanımı. O dönemde okuma yazmayı çözen çocukları okuma yazmayı öğrendin yeterli diye okuldan alıyorlar. Daha sonra annem unutmuş okuma yazmayı. Ben çocukken sokaklardan gazete parçalarını toplar onları kurutur,okumaya çalışırdı.  60’lı yıllar… Dedemin bir bahçesi var, babam ordaki esnaflardan bir tanesi ve ben neler yapıyorum, ilkokula gidiyorum, kuran kursuna gidiyorum. İlkokulun en iyisiyim, kuran kursunda kötüyüm. Hoca mutlu değil, çünkü ben hep sorguluyorum, anlamıyorum, hoca da beni anlamıyor. O dönemde televizyon, oyuncak, v.s. yok. Telden oyuncaklar yapıyorum kendi kendime. Bir komşumuzun pensesi var, o penseyi zaman zaman ondan alıp, sokaktan topladığım tellerle arabalar yapıyorum, sonra sokaktan topladığım tellerle yaptığım tel arabalar beğenildiği için bunun ticaretini yapmaya başladım. Bir süre sonra bunu parayla yapmaya başladım. Daha ilkokuldayım, parayla bu arabalardan yapıyor, satıyordum eğer malzemesi karşıdan gelirse  1 liraya, malzemesi bendense 2 liraya araba yapıyor, satıyordum. Dedemin bahçesi var bir dönem salyangoz istiyorlardı salyangoz topluyordum ki o dönemde mahallenin para açısından en rahat çocuğu benim. Hiç parasız kalmadım çocukken. Babamdan çok küçük harçlıklar alıyordum ama daha sonra kendi kendime para kazanıyordum. Salyangoz toplayıp satıyordum, sonra 19 Mayıs bayramlarında kayısıların çağla olduğu dönemde onları dedemin bahçesinden toplayıp 19 Mayıs törenlerinde satardım. Mahallede arkadaşlarımı  ben yönlendirirdim. Yönlendiremediğim bir ortamdan da kaçardım. Çocukken bile yönlendirici olmak kolay değil. Ama aynı zamanda da arkadaşlar arasında sevilen birisiydim. Bir taraftan da sınıfta derslerde iyi olacaksınız öğretmen tarafından sevileceksiniz, öbür tarafta anne-babanızın iyi bir çocuğu olacaksınız diğer taraftan da arkadaşlarınızı hem yönetecek hem yönlendireceksiniz hem de sevileceksiniz bunlar kolay şeyler değildi ama şimdi baktığım zaman  o zamanlarda  bana çok bişey ifade etmiyordu ama çocukken bir şey yapıyormuşum bunu çok sonradan anladım. Çocukken ticaret, çocukken yönetme işi, lider olma isteği hep varmış içimde. Ama babamın gözünde  ilkokuldaki başarım çok kritik değildi sadece kuran kursundaki başarım kritikti o yönden babamı çokta mutlu ettiğimi söyleyemem. Kuran kursuna 5 yıl gitmiş olmama rağmen başarı elde edemedim ama hiç parasız kalmadım. Bir ara bizim mahallede elektirik direkleri değişmişti, teller getirildi yani elektriklerin  döşendiği dönemde  artık bakır telleri toplayıp onun bir değer olduğu kimsenin aklına gelmemişti  o dönemde  fark edip onları toplayıp sattım ve  para kazandım ilkokuldayken. İlkokuldayken benim hep param olurdu, arkadaşlarımı sinemaya, pastaneye götürürdüm, bir tane pastane ve sinema vardı böyle bir ticari yönüm vardı çocukken.

 2-Anne babanızın gözünde sizin mesleğiniz  ne olmalıydı?

 Bir ara annem ve babamın etkisinde kalarak müftü olmayı hedefledim. Büyüyüğünce ne olacaksın diye sorduklarında müftü olacağım derdim. O dönemde babamın  kamyonu vardı. Babam ticaretle uğraşıyordu. Nüfusu 30.000’lerde olan  Bolvadin’e ilk kamyonu, ilk motorlu aracı babam getirdi babam ticaretle uğraşıyordu. O bölgenin hasırını yastığını  özellikle Çukurova’ya götürüyordu. Belki de onun etkisinde kalarak bir ara tır şoförü olmak hayallerim arasındaydı. Bir tırım olsun özgür olayım, gideyim gezeyim gibi düşüncelerim vardı.  Babam Eber gölü’nün otlarını değerlendirirdi, çünkü orda insanlar o otlardan hasır  ve yastık yaparlardı, babamda bunları alır satardı. Bu hasır ve yastık  Anadolu’nun çeşitli yerlerine giderken, özellikle hasır seracılara gönderilirdi. Bol miktarda, her hafta birkaç kamyon malı Bolvadin’den götürürdü babam. Yastık dediğimiz o eski anadolu evlerde içi ot olan köşelere konan yastığın üstünde bir kumaş, bir kaplaması vardı, yastık yüzü dediğimiz… Ben o dönemlerde, babam yastık üreticisi olduğu için yastık yüzü dikerdim. 100 tane yastık 20 lira. Ev hanımları alırlar 100 tane yastığı bir kaç günde dikerler 20 lira kazanırlardı. O dönemde 20 lira iyi paraydı bir ustanın bir günlük yövmiyesi. Ben 100 tane yastığı alır, 4-5 saatte diker teslim ederdim. Bir ustanın yövmiyesini ben neredeyse yarım günde çıkartırdım. Tabi bu babamın şirketinden olan para olduğu için bu para hep bir yerde birikirdi bana pek ulaşmazdı o 2o liralarım birkaç yüz lira, sonra bir kaç bin liraya kadar ulaştı ama o paraların tamamını kullanma fırsatını o dönemde bulamadım. Kendi yaptığım oyuncaklardan aldığım paralar, bayramlarda kazandığım paralar, arkasından salyangoz, çağla satışlarından elde ettiğim paraları biriktirir bir köşeye saklardım. O dönemde de ticaret, almak satmak, para kazanmak, yönetmek, yönlendirmek benim genlerimde varmış.

 3-Afyon Bolvadin’den Mersin’e uzanan göç hikayesi ve ardından ODTÜ başarısı …

 Afyon Bolvadin’de ortaokul bitmeden babamın hasır yastık ticareti gereği radikal bir kararla Mersin’e taşınma kararı aldık.  Afyon Bolvadin’de o kültürde yetişmiş birisi olarak Mersin’e geldiğimizde bambaşka bir kültür, bambaşka bir dünya ile karşılaştım. En temel fark denizdi. Denizi olan bir şehirde, daha büyük bir şehirde daha farklı bir kültürün içerisine girmeye çalıştım, çok  zorlandım. Mersin’deki arkadaşlarım daha farklıydı, farklı konuşuyorlar, farklı düşünüyorlardı, farklı davranıyorlardı Onlar denizden faydalanıyorlar, yüzüyorlar, balık avlıyorlardı, bunların hepsi benim için önemli ciddi farktı. Onlar denizde yüzme yarışı yaparken ben yüzme bilmiyordum. Ben de o kültüre yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Arkadaşlarımla iyi bir şekilde kaynaşmaya başladım. Bu arada babam benim okumamı istemiyor, ticaretin içine beni çekmeye çalışıyordu. Kendi işleriyle ilgili hayalleri vardı. Bu işe bir ara sıcak bakmış olsam da  bunu çok da istemedim. Babam istemediği için, ortaokuldan sonra ben 1 sene liseye gitmedim,. Okumak isteyince, direnince beni meslek lisesine göndermeye karar verdiler. Mersin Endüstri Meslek Lisesi metal bölümüne kaydımı yaptırdım. Orda metal el işi, demir işleriyle ilgili çalışmaya başladım. Bir taraftan babam market işletiyor, diğer taraftan hasır ticareti yapıyor ben de ona yardım okul çıkışlarında yardım ediyordum. Lise döneminde okul çıkışlarında  markete gidip babamdan işi devralıyor, akşam 9-10 a kadar işletip kapatıyordum. Babam açıyor ben kapatıyordum. Haftasonu  babamdan izinle denize kaçıyorduk arkadaşlarla, orada da iyi arkadaş grubumuz çevremiz oldu, farklı bir kültürden gelmiş olmama rağmen  bir süre sonra arkadaşlarla kaynaştım, onların içerisinde kendimi kabul ettirdim.

Endüstri meslek lisesi okuduğum için bir sanat okulu olduğu için, matematik, fizik, kimya, biyoloji  okumuyorduk. Atölye derslerinde çok başarılıydım, elim yatkındı, ama diğer derslerde  normal bir öğrenciydim. Okulun son sınıfında üniversite konusu konuşulmaya başladı. Sınıfımız 43 kişiydi. 43 kişilik sınıftan ünivesiteye girsek mi girmesek mi, bu harcı yatırsak mı  yatırmasak mı diye düşündük, çünkü kimse fizik, kimya, matematik gibi derslere aşina değildi. 5-6  kişi üniversite sınavına  girmeye karar verdik  ve  başvurduk. Üniversite sınavına 20 gün kala  dershaneye yazılmaya karar verdik. Dershaneye gittik 15 günlük hızlandırılmış programa yazıldık. Matematik dersine girdim sıfır hiçbir şey yok, buradan birşey çıkmaz dedim, sildim bir daha girmedim matematik dersine. Fizik dersine girdim yok, kimyaya girdim yok, zaten bunlarda çok kısa kısa derslerdi. Genel yetenek dersine girdim, burdan bir şey çıkarabilirim dedim. 4 saat filan genel yetenek dersi aldım. Benim dershanemin toplam süresi 4 saatti. Bir tane genel yetenek kitabı aldım sadece ordaki soru tiplerine hazırlandım. Üniversite sınavına gireceğim zaman 1 saatlik genel yetenek sınavı olacağını biliyordum orda başarılı olmam lazımdı. Kendimi zorladım. Yanlış hatırlamıyorsam 75 soru, 60 dakikaydı. Sadece genel yetenek sorularını yaparak iyi bir puan aldım. Ailede anne ve baba tarafından üniversiteye giden ilk kişiydim. Tercih nasıl yapılır bilmiyordum, üniversite nedir bilmiyordum. Ankaradan’da İstanbuldan’da, İzmirden’de yazayım, ODTÜ‘den İTÜ’den de bir tane yazayım derken rastgele bir sıralama yapmıştım. Kimse yönlendirmedi, kimse kazanacağıma da ihtimal vermiyordu. Sonunda ODTÜ İstatistik bölümünü kazandım. İstatistik bölümünü bilmiyordum, meğer matematikmiş! Ben matematik bilmiyordum. Babam çok hayalkırıklığına uğradı, okumanı istemiyorum dedi ama okuyacağım dersen boynumun borcu okutacağım dedi. Komşular dahil, çevremdeki herkes, babamı beni  okutmaya ikna ettik.

Böylelikle  benim üniversite hayatım başladı. Üniversite hayatım çok ilginç; lisede yabancı dilim Fransızca’ydı, ortaokuldan Fransızca olarak dilim geldi ama Afyon Bolvadin’de Fransızca dersine din dersi öğretmeni girer, İstanbul’daki hayatını anlatırdı, biz hiç Fransızca öğrenmedik! Endüstri Meslek lisesinde de Fransızca öğretmenim- enterasan bir ilişkimiz var onunla- Fransızca öğretmenim dersleri anlatır, sınavını yapar, notları verir hiçbir şeye bakmazdı. Ben ilk dersten 2 aldım, yani lise 1′ in ilk Fransızca sınavından 2 aldım sonra bunu yapamayacağımı anladım ve Fransızca’yı bıraktım. Ondan sonraki bütün Fransızca sınavlarım 1’di. Karneye de benim Fransızca notlarım hep 1 olarak gelmiştir ve ben öğretmenler kurulu kararıyla liseyi bitirdim. Çünkü ben Fransızca’ya küsmüştüm, o da beni hiç umursamadı.Yani hoca kağıtta ne gördüyse onu verdi, bizi heyecanlandırmadı, motive etmedi, yönlendirmedi  ve benim Fransızca derslerim bir işkence gibi sınıfın bir köşesinde oturarak geçti, öğretmenim de beni yok saydı. ODTÜ’yü kazandığımda hazırlık okuyacağım, ama ingilizce bilmiyordum. Bölüme gideceğim, hiç matematik bilmiyordum. Hazırlıkta enteresan bir şey oldu. Hazırlıktaki sınıf arkadaşlarımdan birisi, benim lisedeki Fransızca öğretmenimin kayınbraderi çıktı. Ben kendisinden hiç bahsetmedim. Bir gün ben Mersin’e giderken  arkadaşım bir paket verdi bunu benim enişteme götürür müsün dedi, olur veririm dedim  hemde okulu görmüş olurum dedim. Sonra okula  gittim  ve Fransızca öğretmenimi buldum dedim ki bunu Mustafa gönderdi, sana da selamı var dedim. Baktı, sen nerde gördün onu dedi,  ODTÜ’de dedim, ne işin vardı ODTÜ’de dedi. Ben orada  okuyorum dedim. Fransızca öğretmenim kekeme oldu. İnanamadı çünkü o dönemde okulda Üniversite sınavını kazanan tek kişiydim. O şartlarda üniversiteyi kimse kazanamadı.

ODTÜ’ye başladım ama ingilizce ile başım dertteydi. Hazırlıkta en düşük kurdan başladım. Ben ODTÜ’ye başladıktan sonra ders çalışmaya başladım. Ortaokul lise döneminde hiç yapmadığım şekilde  masa başında ders çalışmaya başladım. Çok zorlandım, çok zor oldu. Gece gündüz arkadaşlarımla ingilizce çalışmaya başladım. İngilizce rüyalar gördüm, her şeyi ingilizce görür oldum. Ama Bolvadinde’de de Mersinde’de, ODTÜ’de de etrafımda hep güzel bir arkadaş ekibi oldu  hep paylaştım onlarla, gezdik, tozduk, çalıştık, ağladık, güzel arkadaşlıklardı  bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum. Şu anda baktığım zaman demek ki paylaşmayı öğrenmişim, arkadaşlarla birlikte olmayı, problemleri çözmeyi, hatta yönlendirmeyi, yönlendirilmeyi  öğrenmişim, bütün bunlar hayat içerisinde çok ciddi kazanımlar. Bir taraftan çok zor bir şekilde ingilizce ve matematikle boğuşurken, 40 kişi başlamıştık istatistik bölümüne. Kazanan arkadaşların bir kısmı, iyi okullardan, kolejlerden gelmişti, birinci sınıfta temel derslerı alırken  onların çok kolay bulduğu matematik dersi bana  çok ağır geliyordu. Not bile almadan rahat rahat  anfide otururken, şakalaşırken ben hiçbir şey anlamıyordum. Bir ara komplekse girmiştim..

 4-Bu kadar zorlanmanıza rağmen ben bırakıyorum tekrar evime dönüyorum da diyebilirdiniz, devam etmişsiniz, gerçekten de istemişsiniz demek ki…

 Evet bunu yapabilirdim bu kadar zorluğa rağmen ama inatçı bir yapım var. İnat ettim azmettim, çalıştım sonra şunu farkettim, dedim ki derslerde rahat olan, dilde, matematikte  rahat olan bu arkadaşlar kolejden gelmişler,  iyi bir eğitim görmüşlerdi, ben iyi bir eğitim görmeden  gelmiştim. Burda bir terslik var dedim, bir taraf hava atacaksa  o da  ben olmalıyım dedim. Burada komplekse girecek  varsa onlar olmalı diye düşündüm çünkü farklı şartlarla başlayıp, aynı noktaya varmıştık. Bu düşünce beni rahatlattı komplekse girmeme gerek yoktu  ve ben çalışmaya devam ettim. Birinci ve ikinci sınıfta çok kötü notlarım vardı,  ucu ucuna dersleri geçiyordum, ikinci  üçüncü sınıfta farkı kapattım 4. sınıfta öne geçtim. Bölümü 40 kişi başladık, zamanında bitiren 4 kişiydik. İlk 4 ün arasındaydım. Bölümü zamanında 4 yılda 4 kişi bitirebildik. Bu başarının önemini daha iyi kavradım. Hakikaten   zor bir durumdan başarıyla çıkmışım. İstatistik okudum, istatisk’i çok severek okuduğumu söyleyemem o dönemde çünkü, hocalarım istatistik dersini bize  sanki akademisyen olacakmışız gibi anlattılar. İstatiski hayatta, sanayi de uygulayacakmışız gibi değil de akademisyen  olacakmışız gibi anlattılar bizde bu teorik anlatımların altında kaybolduk ezildik. Daha sonra öğrendiğim bu bilgileri ben üniversite bitirdikten 3-4 sene  sonra sanayiye uygulamaya başladığımda İstatistiki yavaş yavaş keşfetmeye başladım. İstatistiki ben hala keşfetmeye devam ediyorum gerçi, önemini gün geçtikçe daha da  iyi anlıyorum çünkü  istatistiki bir istatistikçi olarak yaşıyorum, uyguluyorum ve öğretiyorum.

5-ODTÜ istatistik mezuniyetinin ardından TÜİK’te başlayan kariyer hayatınızın Sigma Center’ın kuruluşuna kadarki evresini kısaca sizden dinlemek isterim..

 ODTÜ’nün hemen ardından TÜİK(Türkiye İstatistik Enstitüsü)’e girdim. O dönemde son sınıftım, hep hayalimde farklı farklı şeyler vardı. Ben bir devlet memuru olup  kalmayacağım dedim, iş bulamama gibi bir endişem, korkum hiç olmadı. Ama hayatın bir noktasında  ticaret yapmak, yönetmek hep bu vardı aklımda. Son sınıfta TÜİK’ e başvurdum, burslu olarak kabul edildim  ve bir kaç aylık bursluluk döneminden sonra okul bitti ve arkasından da 1984 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü’nde dış ticaret istatistiklerinde çalışmaya başladım. Burda 40 küsur çalışan vardı. Türkiye’nin istatistiklerini dünya bankasına, IMF’ye, OECD’ye  aktarıyor, aynı zamanda da  ithalat-ihracat istatistiklerini tuttuğumuz birimde 3 yıl kadar çalıştım, bu arada askerliğimi yaptım, askere gittim geldim. Askerlik dönüşü TÜİK’ten  ayrılmanın zamanı geldi  diye düşündüm, kendim için bir arayış içerisine girdim. Devlet İstatistik Enstitüsü’nden  aldığım maaş 300 bin TL civarındaydı, sadece ev kiram 150 bin TL idi. Yani o dönemde Ankara Balgat’ta oturuyorum  150 bin TL kira veriyorum 300 bin TL maaş alıyordum ve kendime parası iyi olan bir  iş aramaya başladım. O dönemde Maliye Bakanlığı Bilgisayar programcılığı için bir sınav açtı, çok daha popüler ve gündemdeydi. Ben bu sınava girmeye karar verdim. Sınava girdim, sınav dişime göreydi hem ingilizce  hem genel yetenek sormuşlardı başka da bir şey yoktu.  Sınavım gayet güzel geçti. Sınava 998 kişi katıldı. 20kişi alacaklardı, 40 kişi mülakata çağırdılar.  Mülakata bende çağrıldım. Mülakata gittim sıra bana geldi, içeri girdim, TÜİK’ten kaç para aldığımı sordular, 320 bin TL aldığımı söyledim, burdan ne bekliyorsun dediler, 500-600 bin TL ücret beklediğimi söyledim. Biz o kadar para vermeyeceğiz, vereceğimiz ücret 300 bin TL ama yurtdışına göndereceğiz, orada yetişeceksiniz sonra döndüğünüzde maaşınız artacak, biz yetiştirilmek üzere programcı arıyoruz dediler. Tabi yıkıldım orda, çünkü  aldığım para yetmiyordu, önce paraya ihtiyacım vardı. Bizimle çalışır mısın dediler hayır dedim. Hemen karar verme çık dışarı yarım saat sonra bir daha alacağız içeri dediler. Yarım saat sonra bir daha  çağırdılar. Tekrar bizimle çalışır mısın diye sorduklarında yine  hayır dedim. Biz seninle çalışmak istiyoruz dediler, ek olarak lojman veririz ama  6 ay sonra dediler. Lojmanı hemen verirseniz işi kabul ederim dedim. Kabul etmedim işi ve onlara şunu söyledim, bir tek mülakatta kaybetti demeyin  belki ilerde benim için sıkıntı olabilir dedim. Yok dediler, sana kaybetti diyemeyiz sınavın çok iyi, dolayısıyla seni mülakatta kazandı göstereceğiz  belki fikrini değiştirirsin dediler. Aradan 2-3 ay zaman geçtikten sonra, Ankara’da kirada oturuyorum, haftasonu Maliye Bakanlığı  eve gelmiş biz evde yokuz, beni sormuşlar. Bir telefon bırakmışlar ertesi gün iş yerinden aradım. Tekrar iş teklifinde bulundular, başka birimde çalıştıracaklarını maaşının da yüksek olduğunu söylediler. Ben de görüşmek için gittim. Teklif ettikleri maaş 900 bin TL idi. Maliye Bakanlığı’nın başka bir birimi sözleşmeli bir iş teklifinde bulundu bana ben de kabul ettim. TÜİK’ten istifa ettim. Bu sefer TÜİK  beni bırakmamak için çok uğraştı. Yaklaşık 10-15 gün civarında daire başkanları  kabul etmediler, yurtdışı taahütlerinde bulundular. Kabul etmedim. Beğenmezsen geri dönersin diye beni 1 ay izinli saydılar. Aynı ay  2 devlet dairesinden maaş aldım. Hem Maliye Bakanlığından hem Tüik’ten. Maliye Bakanlığında çalışmaya başladım,  programlama dilini öğrenip program üretmeye başladım. Daha sonra Sabancı grubundan işe çağrıldım. Görüşmeye gittim.  Bana 1250 lira maaş ve 3 ayda bir  maaş ikramiye ve 3 ay sonra %100 zam teklif ettiler. Beni ikna ettiler. İstatistiksel çalışmalarda istedikleri sonuçları tam alamamışlar, iyi bir istatistikçi ihtiyacı olduğunu düşünmüşler, iyi bir  istatistikçi arıyorlardı. ODTÜ mezunu birisi olarak  benim kapımı çaldılar, çünkü başvurum vardı. Ben de kabul ettim. İşe başladıktan bir süre sonra %100 zamdan daha fazlası oldu %102 zam aldım. Ben Eylül civarlarında Sabancı Grubuna KORDSA’ya 1280 lira maaşla girdim 2600 küsur lira da maaşım oldu ve 3 maaş ikramiye… Bir sene içerisinde  benim maaşım yaklaşık 320 bin TL den 2650 liraya kadar çıkmıştı. Bir yıl içinde maaşım artmıştı ve bunların bordroları hala elimdedir, hala saklarım. İnanılmaz bir hızla, bir değişimle bir dönem yaşadım ve Sabancı grubunda Kalite Mühendisi olarak  başladım şu an yaptığım işin temeli orda atılmaya başladı. Sabancı’da çalışırken akşamları evde de çalışıyordum. Çünkü teoriyi pratiğe dönüştürme çabaları orda  başlamıştı. Ordaki çalışanları, insanları  eğitmek, verileri analiz ederek bilgiye dönüştürmek benim işimdi, çünkü benden böyle bir beklentileri vardı. Harıl harıl istatistik teorilerini tekrar ele almaya, incelemeye ve onları, uygulamaya almaya ve keşfetmeye başladım. 1989 yılında  Sabancı grubuna girdim, bir süre sonra kızım Akdeniz dünyaya geldi. Arkasından biz İzmit Değirmendere’ye yerleştik. Ama her şey çok harika giderken, 1991 yılı eşim Hülya’ya kanser teşhisi kondu. Bambaşka bir mücadeleye  başladık. O dönemde sürücü kurslarındaki öğretmenlikle başlayıp  kendi geleceğini çizmeye çalıştığı bir dönemde eşim Hülya’ya kanser teşhisi konmuştu. Kızımız yavaş yavaş büyürken o da iyi bir yerde iyi bir iş ortamına girecekti. Yepyeni bir savaş, yepyeni bir mücadele 1991 yılının ocak ayında başladı. Sabancı grubundaki çalışmam 7 yıl sürdü. Bu dönem içerisinde   Kalite Mühendisi olarak benden birtakım beklentiler vardı, bir yandan da özel problemim vardı. Çok sevdiğim eşim ve kızımla mücadele vermek  durumundaydım. 2 cephede savaşıyordum. Ama şunu becerdim, problemleri hep bir kapının önüne bırakıp fabrikaya geldiğimde içeriye girip, arkasından akşam olduğunda o problemi hiç unutmadan kapının önünden alıp götürdüm. Böyle bir süreç yaşadım. Bu zor bir süreçti,  kanserle mücadelemiz 10 yıl sürdü ve bu süre içerisinde hastalık 5 kere nüksetti  yani 6 kere eşim Hülya kanser tedavisi gördü. Burda da mücadele ettik. Hülya kimi zaman çok zorlandı, kimi zaman çok mücadele etti, kızı için, kocası için bu  mücadeleyi verdi, bizde ona destek olduk ve hastalığı atlattık. Yaklaşık 10 yıldır hayatımızdan uzak  bir yerde duruyor.

Sabancı gurubunda ben Kalite Yönetim Sistemini öğrendim, Sabancı grubunda toplam kaliteyi öğrendim, Sabancı grubunda istatistiği hayata geçirmeyi, ekip bazlı iyileştirme çalışmalarını, tedarikçi değerlendirmesini, süreç yönetimini, iş güvenliğini, çevre yönetimini öğrendim. Bunların hiçbiri o dönemde Türkiye’nin hiçbir yerinde konuşulmuyordu. Kordsa, Sabancı Grubu’nun lider kuruluşlarından bir tanesi belki de  en iyisi! Kordsa’nın müşterileri Goodyear, Pirelli, Bridgestone gibi dünya devi firmalardı. Müşterinin iyi olduğu üreticiler kendilerini de geliştiriyorlar. Kordsa kendini geliştirmiş ve şu anda  dünya lideri bir kuruluştur. Ben Kordsa’dan ayrıldığımda  Mısır’da bir yatırım vardı. İkinci fabrika da devreye girmişti. Bugün Kordsa’nın dünyada 14 tane fabrikası var ve kendi alanında lastik takviye malzemeleri üretiyor, kendi alanında dünya lideri şu anda. Keşke 100-200 tane daha Kordsa’ya benzer  kuruluşumuz olsa Türkiye’de. KORDSA benim için ikinci bir okuldu diyebilirim. KORDSA’da belli noktaya kadar geldikten sonra, yani bu yaklaşımları öğrendikten sonra  bu yaklaşımlara bütün kuruluşların ihtiyacı var diye düşündüm, bunları da kavradıktan sonra, içimdeki girişimcilik beni dürtmeye başladı. Kordsa’dayım çok rahat bir işim var, çok iyi bir param var ve herkesin gıptayla baktığı bir şirketten o dönemde  ben ayrılmak istedim. Çünkü hep hayalimde şu var:  60’lı, 70’li yaşlarıma geldiğimde geriye dönüp baktığımda keşke dememek için, niye şunu yapmadım ben dememek için kendi hayallerimi gerçekleştirmeye karar verdim. İçimde enerji, güç ve girişimcilik vardı ve Kordsa’dan ayrılmaya karar verdim. İsviçreli bir firma SGS ile anlaştım. SGS benim için bir geçiş noktasıydı. SGS İsviçreli bir belgelendirme firması, dünyada çok yaygın, ben SGS ile beraber kalite yönetim sistemleriyle ilgili belli bir noktaya gelebilirim ve sonra da kendi hayalimi gerçekleştiririm diye düşündüm. 1996 yılında SGS ile görüştükten sonra SGS benimle çalışmak istediğini söyledi. İstanbul’a çağırdılar, verdikleri ücretle İstanbul’da çalışmayacağımı söyledim. Nerede çalışmak istediğimi sordular. Bursa’yı istedim çünkü İstanbul’dan kaçmak istedim.  İstanbul’dan korktum. İstanbul’un trafiğinde harcanan zamanın ne kadar önemli olduğunu  ve ne kadar büyük bir kayıp olduğunu biliyordum. Eşim Hülya’nın tedavisinin büyük bir kısmı İstanbul’da oldu, o dönemde İstanbul’dan soğudum. Hastanelere koştur, git gel, o sıkıntılar… Bursayı seçtim ve Bursa sorumlusu oldum. Bana bir koli broşür, malzeme, döküman, bir cep telefonu bir de bilgisayar verdiler, Bursa sorumlusu sensin dediler. Ben Bursa’ya bu şekilde geldim. Sene 1996, aylardan Nisan, Bursa’ya geldim. Şanslıydım Bursa’da danışmanlıkta  ilk anlaştığım firma Yeşim Tekstil’di. Yeşim Tekstil  6400 çalışanı olan bir yer. Yeşim Tekstil’le anlaştıktan sonra  bana daha da cesaret geldi, Bursa’da iyi işler yapmaya başladım.  Sonra Bursa’da ekip kurmaya başladım. Uzmanlar almaya başladım Bursa’ya. Eşim Hülya’yı da ekibin içine kattım. Bursa’da 6-7 kişilik SGS’nin ekibi olduk  ve SGS’nin cirosunu  yaklaşık %30’unu Bursa’dan üretir olduk. Bu da iyi bir başarıydı. Ama benim hayalim bu da değildi.

 6-Sigma Center Markası nasıl doğdu? Markanın fikir babası siz misiniz? Neden Sigma?

SGS’deydim ben bir şirket kurmak  bir yola çıkmak istiyordum. Belgelendirme, danışmanlık süreciyle ilgili önümüzde bir fırsat var bu fırsattan da faydalanmak istiyordum. SGS’deki arkadaşlarımı ikna ettim. SGS’den ayrıldık ve Gelişim Yönetim Sistemlerini kurduk. SGS bizi bırakmadı, tetkikçi olarak kullanmak istedi, ayrılmak istemedi ve biz SGS’ye de hizmet etmeye başladık. O dönemde Gelişim Yönetim Sistemleri’nin başındaydım ve Türkiye’nin en kalabalık danışman ekibini kurduk. Yaklaşık 30’a yakın kişi ile birlikte biz, eğitim, danışmanlık hizmeti vermeye başladık. SGS’nin tetkiklerini yürütmeye başladık. Bu önemli bir başarıydı bizim için. Benim ortaklarımdan birisi yanıma aldığım arkadaşım Mehmet Mumcu İstanbul’daki SGS’deki uzmanlardan biriyle evlilik kararı verince  o da İstanbul’a gitmek durumunda kaldı. Diğer iki ortağımda İstanbul’daydı. 3 ortağımda İstanbul’da oldu. Ben ortaklarımı yönlendirmeye, yönetmeye devam etmeye başladım. İlk yıllarda yönetmek kolaydı, bu durum giderek zorlaşmaya başladı, çünkü onlar İstanbulda’ydılar. Ortaklarımla güvenle ya da parayla ilgili hiçbir sorun olmadı ama iş yapış biçimiyle ilgili her seferinde onları ikna etmem gerekiyordu. Bir süre sonra 2004 yılına geldiğimde ben her seferinde sizi ikna etmekten yoruldum dedim, çünkü her akşam ben ortalama bir saat ortaklarımla telefon görüşmesi yapıyordum. Sonunda ortaklarımdan ayrı bir yol çizmeye karar verdim. O dönemde benim eski arkadaşlarımdan ODTÜ’den arkadaşım Beyhan’la beraber Sigma Center’ı kurduk. 2005 yılında kuruldu Sigma Center. Beyhan’la kurduk Sigma Center’ı. Ama aramızda bir anlaşma vardı: iki beyin bir baş olacağız, iki beyin var ama baş benim Beyhan, tek şartım bu demiştim.  O da kabul etti ve biz iki beyin bir baş olarak yola çıktık Beyhan’la beraber. Beyhan’ın 6 sigma birikimi , eğitmenlik  yeteneği ve benim geçmiş tecrübemle beraber  biz piyasada  iyi işler yapacağımıza inandık. Neden sigma sorusuna gelirsek; orda bir isim arayışımız  vardı. Sigma bir standart sapma demektir. Standart sapma da değişkenliği gösterir. Değişkenlik, firmalarda çok yaşanan bir şey. Hayatın her alanında değişkenlik var ve değişkenlik problemdir, kayıptır, hatadır  yani değişkenlik kötü bir şeydir. Her seferinde bir şeyler değişiyorsa yani bir ürünü üretirken ürünün özellikleri değişiyorsa, bir yerden bir yere giderken iki nokta arasındaki gidiş süren değişiyorsa bunlar problemdir.  İstatistikte normal dağılım eğirisindeki iki konudan birisi ortalamadır birisi  standart sapmadır, değişkenliktir. Biz değişkenliğin hata olduğunu kayıp olduğunu bildiğimiz için Sigma kelimesini bir isim olarak kullanmaya karar verdik. Bizim görevimiz firmalardaki değişkenliği, problemleri  azaltmak bunun için firmanın adı Sigma Center olarak adlandırıldı. Biz hizmet vermeye başladık ta ki 2008 krizine kadar işlerimiz gayet iyi gitti.

7- Sigma Center kurulduğu 2005 yılından bu yana kısa sürede Ford, Aselsan, Coca-cola, Erikli, Pepsi, İnoksan, Nike, Bayer gibi çok güçlü referanslar elde etmiş ve birçok ödül almış, Sigma Center başarılarını neye borçlu?

Teşekkür ediyorum. Biz birçok iyi firmayla çalıştık, iyi firmalara eğitim verdik, danışmanlıklarını yaptık, yani onların bazı beklentilerini karşıladık. Ödül lafını düzeltmek isterim öncelikle, çok sayıda referanslarımız ve teşekkür belgelerimiz var. Birçok firma bize referans oldu, verdiğimiz hizmetler için, teşekkür belgelerimiz oldu, sayısını hatırlamıyorum bile. Neye borçlu? Bu firmalara ulaşmak kolay olmuyor. Bu tür firmalara girip bu tür firmaların içerisinde  onlara hizmet edebilmek onlara eğitim vermek, bilgi satmak, onlara danışmanlık aktarmak kolay bir şey değil. Öncelikle onların güvenini kazanmanız lazım. Onun içinde onların ihtiyaç duyduğu konuları bilmek ve onlara sunmak gerekiyordu. Biz şu anda yönetim sistemleri ve verimlilik yönetimi alanında kuruluşların neye ihtiyaç duyduğunu biliyoruz, kendimizi sürekli yeniliyoruz. Neye borçluyuz; kendimizi sürekli yenilemeye borçluyuz, doğru bilgiyi aktarmaya, doğru fiyat politikası uygulamaya  borçluyuz. Firmalara gittiğimiz zaman firmaların ihtiyaçlarını, beklentilerini gerek  eğitim, gerek danışmanlık doğru bir şekilde karşılayabildiğimize inanıyoruz. Zaman zaman, bu beklentileri karşılayamadığımız durumlar da olmuştur. Bazı firmalar, eğitimlerimizden ya da danışmanlıklarımızdan  istediğini tam alamamış yüzde yüz alamamış olabilirler. Ama bu tür durumlarda da hemen kendimizi yenilemesini biliyoruz. Sürekli araştırıyoruz, sürekli kendimizi yeniliyoruz ve piyasayı takip ediyoruz.

8-Sigma Center Genel Müdürü olarak bir günününüzü özetleyin desem?

 Rutin bir günüm olmadı hiç. Bazı günler sabah 5.30-6.00’da kalkarım. O günün programına bağlı olarak, bazı günler saat 8.30’da kalkarım. Hep bir sonraki günün programına göre akşamdan kendimi hazırlarım. Eğer ofiste geçireceksem günümü, saat 9.00 civarında ofiste olurum ondan sonra arkadaşlarımla ilgili yapılacak çalışmalarımı alır, arkadaşlarımı yönlendiririm. Onların doğru yolda olduklarından emin olmak için onların planlarını onlarla gözden geçiririm ya da onlarla yeni planlar yapıp, yeni hedefler ortaya koyarım veya iş geliştirmeye, araştırmaya  ayırırım günümü. Ofisteysem, ya yöneticilik yaparım ya da  iş geliştirmeye ayırırım kendimi.  Şu anda bizim alanımızda  konular sürekli yenileniyor, yeni konular devreye giriyor. Bizi dışarıdan ISO işleri yapan bir ekip olarak görüyorlar. Hayır bu değil! Her yıl yeni standartlar, yeni yaklaşımlar  ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bir taraftan ofisteysem yeni konularla kendimi yenilemeye çalışırım, öbür taraftan arkadaşlarımı yaptığımız işlerle, projelerle yönlendirmeye çalışırım. Dışarda olacaksam bir firmaya pazarlamaya gidiyorum demektir, ya eğitim için ya da danışmanlık için gidiyor olabilirim. Eğitim ya da danışmanlık için gidiyorsam zaten bu önceden planlanmıştır, o eğitim ya da danışmanlıkla ilgili planlanmış olan faaliyeti gerçekleştirmek ve  müşterinin memnun edilmesini sağlamaktır o günkü işim.

 9- Sigma Center genel müdürü olarak ekip arkadaşlarınızla  çalışma politikanız nedir?

 Şunu yapsam kolay olurdu: Yılmaz Altaş’ın bilgisini, birikimini satsam ve Yılmaz Altaş’ın eğitimlerini ihtiyaç duyan firmalara satsam ya da onun danışmanlığını satsam işim kolay olurdu. Ayda 8 gün, 10 gün, 15 gün bu birikimlerimi satabilirim Yılmaz Altaş olarak. Oysa benim niyetim bu değil, benim niyetim iş yaşamımı yavaşlattığımda  ya da sonlandırdığımda geride kendi kendine çalışan bir ekip, bir marka bırakmak. Ben olmadan da faaliyetlerin yürütülebildiği bir firma bir marka bırakmak. Benim bütün hedefim, bütün gayretim bu. Bunun için ben çalışma arkadaşlarımı, yönlendirmeye, yönetmeye , onları bilgilendirmeye, onlara değer katmaya gayret diyorum. Tabi, bu hiç kolay bir şey değil. Bir ekip olmayı becerebilmek günümüzde en önemli şeydir. Eğer bir ekip olabiliyorsanız, ekip halinde çalışabiliyorsanız, hedefinizin yarısına ulaştınız demektir. Ondan sonra işiniz daha kolay. Bir ekip yaratmaya çalışıyorum. Arkadaşlarımın hepsi de bunu biliyorlar. Ama burda zorluklarımız oldu. Gelişim’den Sigma Center’a geçmek ve 2008 krizi iki temel darbeydi benim için. Bu iki temel darbe yüzünden iki  kere  ben ekip olma hayalini yeni baştan aldım. Şu anda Sigma Center’da toplam çekirdek kadro 7 kişiyiz. Bu 7 kişilik kadroyu  elde tutarak ben bunların iyi bir ekip halinde çalışabilmesini  arzuluyorum. Herkesin birbiriyle paylaştığı, destek olduğu, sevdiği saydığı amatör bir ruhla  çalıştığı, her gün kendine, firmaya  bir şey kattığı bir ekip haline getirmeyi hedefliyorum. Burda belli bir yol aldık ama hala çok eksiklerimiz var. Umuyorum bütün arkadaşlarım bu konuda benimle hemfikir olur ve hepbirlikte başarırız.

 10- Danışmanlık firması olarak birçok firmaya, üniversitelere eğitim veriyor, süreç analizleri yapıyorsunuz, sektörde karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

 Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Biz, insanlara birtakım bilgileri, tecrübeleri aktarmaya çalışıyoruz. Yani o insanların iş hayatındaki iş yapış biçimlerini değiştirmeye çalışıyoruz. Firmalara teklif veriyoruz, bu teklifimiz firmalara bir eğitim, bir danışmanlık  teklifi, yani bir konunun bir firmaya anlatılması konusu ya da bir konunun bir firmada hayata geçirilmesi konusu. Bu 6 Sigma, Yalın, Kalite Yönetim Sistemi, Çevre Yönetim Sistemi, Müşteri şikayetleri yönetimi entegre bir sistem olabilir ve biz bu teklifin arkasından  firmayla anlaşıyoruz. Firmayla anlaştıktan sonra, firma bizden beklenti içine giriyor. Yönetim diyor ki evet ben Sigma Center ile anlaştım, diyelimki müşteri şikayetleri yönetim sistemi konusunda anlaştım benim artık müşteri şikayetleri yönetim sistemim çok güzel olacak müşterilerim çok memnun olacak, müşteri şikayetlerim çok iyi bir şekilde ele alınacak bunun içinde ben Sigma Center’a şu kadar para ödeyeceğim, yönetimin kafasındaki bu. Firmanın içerisindeki müdürler, şefler, kendilerince müşteri şikayetleri konusunda artık düzgün bir şey olacak, kimse bunu beceremiyordu, herkes farklı farklı tellerden çalıyordu diye düşünüyorlar ve biz eğitimde gidiyoruz anlatmaya başlıyoruz. Önce mevcut durumu analiz ediyoruz sonra sistemi inceliyoruz sonra standartla ilgili eğitimleri vermeye başlıyoruz bu sefer, insanlar bu konu benim düşündüğüm gibi değildi demeye başlıyorlar. Bunu söylemeselerde hissediyoruz. Çünkü herkesin her konudan bir algısı var. Herkes kalite yönetim sistemi deyince, yalın deyince  ya da 6 sigma deyince kafasında bir algı oluşuyor. Onu yapacağımızı zannediyorlar.Eğitimlerden sonra bu benim düşündüğüm gibi değil demeye başlıyorlar. İnsanlara anlatıp insanları ikna etme dönemine giriyoruz, ikna etme döneminde ikna etmeye çalıştıktan sonra bu iş böyle olmalı diyorlar daha sonra en sıkıntılı dönem geldiğinde standardın, sistemin gerektiği şekilde işlerin yapılması için insanların değişmesi gerekiyor. İnsanlar değişmeye çok açık, istekli değiller. Yöneticiler değişime çok açık değiller. Oysa değişim olmadan hiçbir şey olmuyor. Yönetici, müdür, şef değişmeden sistemler gelişemiyor, değişmeler olmuyor.  insanların değişime karşı gösterdiği direnç, bizim işimizdeki en önemli zorluğumuz, en temel sıkıntımız. Değişime açıklık sektörel bazda, hatta bölgesel bazda da fark ediyor. Mesela otomotiv sektörü bu alanda en hızlı değişen, gelişen sektör. Bizim aktarmak istediğimiz yaklaşımları en iyi şekilde taşıyan götüren sektör. Şu anda beyaz eşya, mobilya, kimya, elektronik bu sektörlerde değişimde yol almaya çalışıyorlar. Ama inşaat sektöründe sıkıntı var, inşaat sektörü daha zor değişiyor. İnşaat sektöründe kendi içerisinde geçen sene ve bu sene bolca çalıştığımız mermerciler hiç değişmiyorlar. Yaptıkları işten, o yapıdan olsa gerek, insanlar taşla, kayayla, dağla uğraşıyorlar, onlara bu sistemleri aktarmakta  inanılmaz zorluklar çektik. Onları  yerinden neredeyse hiç kıpırdatamadık, bunu da paylaşmış olayım.

 Biz bilgi ve tecrübe satmaya çalışan bir ekibiz. Bir evi, arabayı, bir ayakkabıyı satmak zordur, ama  bilgi ve tecrübeyi satmak inanılmaz  zor! Bu hiç kolay değil! İnsanlar karşı taraftan neyi alacaklarını bilmiyorlar. Burda da sektörümüzde en temel sıkıntılarımızdan birisi, art niyetli, bilgisiz insanların piyasaya girip firmaları, yöneticileri  yanlış yönlendirmeleri, yanlış bilgi vermeleri, yanlış yere çekmeleridir. Firmalara bu bilgiyi, birikimi, tecrübeyi aktarmaya çalışırken, artniyetli insanlar, aktarıyormuş gibi yapıp bizim fiyatlarımızın 3’te biri, 4’te biri fiyatlarla, bizim sürelerimizin 3’te 1’i, 4’te 1’i sürelerle  o tür hizmetleri sunuyormuş gibi yapıyorlar, en temel zorluklarımızdan birisi bu.

 11- Teknoloji hızla gelişiyor, ancak teknolojiye ayak uydurabilen şirketler varlığını sürdürebiliyor, bu noktada SİGMA AKADEMİ projesi çağın ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulmuş bir proje, SİGMA AKADEMİ projesi fikri nasıl doğdu?

 2008-2009 krizi döneminde, bir taraftan işlerimiz azalırken diğer taraftan da küçüldük. Diğer taraftanda biz olduğumuz yerde kalmayalım, nasıl olsa yaptığımız işlere inanıyoruz, yönetim sistemlerinin, ya da verimlilik yönetiminin, 6 sigmanın, yalının bu bilgi birikime herkesin ihtiyacı var bunu da biliyoruz, o zaman biz bu bilgiyi, bu birikimi, insanlara daha hızlı, daha kolay, daha ucuz nasıl aktarabilirizi hep düşündük, hep planladık. Ama elimizde internet gibi bir araç var, her şey değişiyor, teknoloji değişiyor, iş yapış biçimi değişiyor, dünya değişiyor her şey değişiyor bu değişim içerisinde bizim de durmamız burda bilgi satan, tecrübe satan bir kuruluş olarak durmamız beklenemezdi. Bizde toplumun öncülerinden birisiyiz. Değişim olacaksa önce biz değişeceğiz. Onun için bizde kendi birikimlerimizin satış biçimini değiştirmek için hep farklı düşündük. Bursa’da bu bölgemizde biz hep öncü olduk. Turquality  akreditasyonuna ilk sahip olan, büyük firmalara danışmanlık yapabilecek bir danışma  kuruluş olma özelliğini bölgemizde kazanan ilk firma olduk. Danışmanlıklarımızda danışmanlıklarımıza özel bir yazılım  ortaya koyan kendi içimizde Sigmasoft yazılımını ortaya koyan, danışmanlık hizmeti sunarken  bir yazılım ile  danışmanlığı kolaylaştıran bir firma olduk. KOSGEB’e ilk hizmet eden firma biz olduk. Güney Marmara’da danışmanlık konusunda TSE’den hizmet yeterlilik belgesini ilk alan firma biz olduk . Bunlar yeterli mi değil tabiki! Yeni bir projemiz Sigma Akademi projesiydi. Sigma Akademi projesiyle bilgiyi, birikimi sanal ortama aktarmaya karar verdik. Bunun içinde 2010 yılında bu çalışmalara başladık. Niyetimiz insanlara, ekbimizin bilgi ve birikimini karşı tarafa nasıl daha kolay, daha ucuza, daha etkin nasıl aktarabiliriz derdimiz buydu. Bununla ilgili de Sigma Akademi projesini başlattık. KOSGEB‘e başvurduk. KOSGEB bizi destekledi.2011 yılı içerisinde  yoğun bir şekilde Sigma Akademi ile ilgili çalışmalarımızı oluşturduk. 2011 yılı sonunda  Sigma Akademi artık hizmet vermeye başladı. Eğitimlerimizi insanlar uzaktan, Sigma Akademi‘den almaya başladılar. Sigma Akademi aslında çok boyutlu bir altyapı. Daha hayal ettiğimiz yapının  %10’una gelmedi. Şu anda Sigma Akademi’de 1500’e yaklaşan kullanıcı, üye sayısı var. Sigma Akademi daha da büyüyüp yaygınlaşacak içinde bilgiler olacak ve Sigma Akademi bir canlı eğitimler verecek, banttan eğitimler verecek, uzmanlık programları verecek ve birtakım ürünleri bizim kendi konumuzla ilgili yönetmeyle ilgili ürünleri yani kitaplar, posterler, örnek sistemler, örnek uygulamalar, formlar, talimatlar, prosedürler bunların paylaşıldığı, satıldığı bir alan olacak. Sigma Akademi sadece Sigma Center’ın kendi etrafındaki kişilerin bilgisini, birikimini satmak için oluşturulmuş bir platform değildir. Sigma Akademi, bilgisini sanal ortamda paylaşmayı düşünen, bizim konumuzla ilgili herkese açık bir  platformdur. Sigma Akademi‘yi bir kullananlar, Sigma Akademi’ye  bilgi birikimini aktaranlar bir de Sigma Akademi’de ortaklar var. Şu an Sigma Akademi’nin içeriğini zenginleştirmeye devam ediyoruz. Burda da şu ana kadar pozitif geri dönüşler aldık. Çünkü içine aktardığımız bilgilerin doğruluğundan eminiz emin olmak zorundayız. Ayrıca insanların istediği zamanda, istediği yerde öğrenme fırsatı, tekrar tekrar dinleme ve öğrendiğini test etme fırsatı var. Öğrenmek, kendisini geliştirmek isteyen kişilere oluşturduğumuz bir altyapıdır Sigma Akademi.

 12-Sigma Center’ın bundan sonraki hedefleri, çalışmaları, projeleri, ne yönde olacak?

İlk defa burada paylaşmış olacağım. Sigma Akademi devam ediyor. Çoktandır hayal ettiğimiz  bir yazılım projesine başlıyoruz. Yine KOSGEB‘e başvurduk. KOSGEB‘ten onay aldık. KOSGEB’ten onayımızla ilgili grurumuz var. Projemiz hiçbir kesintiye uğramadan bütün kalemlere geçerek %100 onay almış bir projedir. Bu projeyi hayata geçiriyoruz. Bu projemizden bahsetmek isterim. Yönetim sistemlerini firmalarımız  uygulamakta. Uygulamada zorluk çeken firmalarımıza uygulamada destek olacak bir yazılım üretme hayalimiz var. Modüler bir yazılım olacak. Bu yazılım ile yönetim sistemlerinin ortak bileşenleri olan dökümantasyon yönetimi, düzeltici önleyici faaliyetler yönetimi, iç tetkik yönetimi, yönetimi gözden geçirme faaliyetleri  gibi temel konular dışında, süreç yönetimi gibi belli sistemlere ait konular da  dahil olmak üzere modüler bir yapı kurup bununla ilgili bir yazılım üretmeye başlıyoruz. KOSGEB’ten bayram öncesi onayımız geldi. Şimdi KOSGEB’e taahüdlerimizi de verdikten sonra hemen harekete geçeceğiz, bununla ilgili zaten bir yazılımcımız var, bir arkadaşımızı daha aramıza katacağız ve böyle bir projeyle yolumuza devam edeceğiz.

13-Çevremizde birçok insanın dilinde Türkiye’de işsizlik var lafıdır, gidiyor, ne dersiniz, Türkiye’de işsizlik var mı? Yoksa gençler mi iş beğenmiyor?

Ben istatistikçiyim ben verilere, rakamlara bakarım. Türkiye’de işsizlik azalıyor, bütün veriler bunu gösteriyor. İşsizlik oranı %13’lerden %8’lere düştü. Bunun için Türkiye’de işsizlik lafına inanmıyorum. Türkiye’de iş var, Türkiye’de  fırsatlar var. Gençlerimizin bu fırsatları nasıl elde edeceklerini görmeleri lazım. Gençlerimizin kafalarını kuma gömmemelerini, kendilerini yetiştirmelerini, bu fırsatları görmelerini öneririm. Son 10 yılda işsizlik yavaş yavaş düştü. Bunun bir siyasi söylem olarak algılanmasını istemiyorum. AKP’li de değilim onu da paylaşayım ama  evet şu bir gerçek ki işsizlik azalıyor. İşsizlik var deyip gençlerimizin bu bahanelerin arkasına sığınmasını istemiyorum. Herkese iş var yeter ki o işi görün, bulun, alın.

14- Türkiye hızla büyüyor, Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yeri yadsınamayacak derecede önemli, iş adamı olarak gelecek yıllarda Türkiye’yi dünyada nasıl bir konumda görüyorsunuz? Hangi sektörlerimiz hızla daha da gelişiyor?

Türkiye gelişiyor. Türkiye’nin bu gelişimi birtakım konjoktüre bağlı. Global güçlerin de isteğiyle, niyetiyle Türkiye gelişiyor. Gelişmeye de devam edeceğini düşünüyorum. Ama bununla birlikte siyasi riskler etrafımızda devam ediyor. Bir kürt-türk meselesi, arap-türk meselesi, arap baharı, israil konuları etrafımızda ciddi siyasi risklerdir bütün bunlara rağmen yine rakamlara dönüp baktığımızda  bu ülke gelişiyor. Nasıl gelişiyor? Gayrısafimilli hasıla bugün 700-800 milyar dolarla vurdu. Dünyanın ilk 20 ekonomisinde 16.-17.sırada yerimizi aldık. Bu ülke ilk 10 ülke arasında olmayı hedefliyor. Bu ülkenin 2023 yılındaki hedefleri arasında 500 milyar dolar ihracat, yani bugün 150 milyar dolar civarında olan ihracatın  3 katından daha fazlasına çıkarılması hedefleniyor. Bugün kişi başına milli gelir 10.ooo doların üzerinde. Bütün bu rakamlara bakıp Türkiye, ekonomik açıdan, (siyasi açıdan, demokratik açıdan demiyorum) kötüye gidiyor diyemeyiz. Sigma Center olarak yaptığımız  bir sunuş var 2000 yılının başından beri Yılmaz Altaş olarak, Sigma Center olarak yaptığım sunuşta da hep Türkiye’nin önünün açık olduğunu, Türkiye’nin büyüyeceğini, Türkiye’nin ihracatının artacağını, Türkiye’nin ekonomisinin artacağını  hep söyledik. Bu konjoktür ile ilgili, bu global güçlerin kendi planlarıyla ilgili  Türkiye büyüyor, büyümeye de devam edecek, yeter ki  bölgemizde siyasi istikrar sağlansın, buralarda ciddi sıkıntılar olmasın. Peki hangi sektörler iyi hangi sektörler kötü sorusuna gelirsek, otomotiv sektörü Türkiye’de büyüyor, büyümeye de devam edecek. Otomotiv’de Bursa,  Türkiye’de bir merkez durumuna geldi. Bir otomobil üretiyorsunuz ya da bir motorlu araç üretiyorsunuz, bu aracı üreten firmaların etrafında  yüzlerce tedarikçi var, bu kolay oluşmuyor. Bugün gidin bir Mısıra gidip Mısır’da ben otomotiv fabrikaları kuracağım diyemezsiniz, çünkü etrafında bu kültür yok, bu dili konuşan insanlar yok, böyle tedarikçiler yok. Bu kolay oluşmuyor. Otomotiv Türkiye’de oluştu, büyüyor ve büyümeye de devam edecek. Beyaz eşya büyüyor Türkiye’de. Avrupa’nın buzdolabı, çamaşır makinası, televizyonunu Türkiye üretiyor. Çok ciddi bir şekilde beyaz eşya üretimi büyüyor, büyümeye de devam edecek. Doğtaş’tan dolayı içinde bulunuyoruz, mobilya sektörü büyüme trendi içerisinde, makina sektörü çok büyüyecek büyümeye de devam edecek. Yani batıda, Avrupa’da olan makina üretimi  yavaş yavaş Türkiye’ye geliyor. Şu anda pek kimse bilmiyor ama denizcilikle ilgili, deniz kenarında bir sürü tersanede çok özel deniz araçları, gemiler, rorolar, yelkenliler, motoryatların üretimi devam ediyor. Peki hangi sektörler kötü gidiyor? Tekstil kötü gidiyor. Çünkü tekstil Orta Asya’ya, Kuzey Afrika ülkelerine kaydı. Emek yoğun işler kötü gidiyor. İnşaat malzemelerin üretimi durmuştu, önümüzdeki dönemde inşaat malzemelerin üretimi artacağı bekleniyor, çünkü kentsel yapılanma projeleriyle inşaat malzemelerinde artış bekleniyor. Şu anda sektörel değerlendirmem bu.

15- Girişimci özelliğinizi ön plana çıkarmanızda ODTÜ’de okumanızın payı nedir? Girişimci ruh sonradan kazanılan bir şey midir? Herkes girişimci olabilir mi?

ODTÜ, Amerikan kültürünü, yani kapitalist sistemi, Ortadoğu’ya yaygınlaştırmak için kurulmuş bir okul. Bu okul Amerikan kültürünü yaygınlaştıracağı yerine Amerikan emperyalizmine karşı çıkan bir  okul haline geldi, Amerika’yla mücadele etti. Amerikan büyükelçisi Comer’in arabası yakıldı. Kapitalist sistemin ürünü olan ODTÜ içerisinde müthiş bir rekabet vardır. Ben rekabeti ODTÜ’de tanıdım. Çünkü ODTÜ’de sınıf arkadaşlarınız sizin rakibinizdir. O dönemde diğer okullarda olduğu gibi  50’nin üzerinde not alan geçti kaldı sistemi uygulanırken, ODTÜ’de bir dağılım vardı. Notlar çan eğrisi dediğimiz  normal dağılım eğrisine göre  dağıtılır, notların dağılımına bakılırdı. Arkadaşlarınızla  yarışıyorsunuz, o dağılımın neresinde olduğunuz önemli, kaç aldığınız değil! Örneğin 40 kişilik sınıfta kaçıncı olduğunuz önemli, kaç aldığınız değil.

 Girişimcilikte rekabeti kavramak önemlidir. ODTÜ’de de rekabet hat safhadadır. Ama bu arkadaşlık bağına zarar vermez. Bu rekabetle ilgili yurtta bir esprimiz vardı. Birisi hapşurunca  kimse çok yaşa demezdi, hapşuran kişi çok yaşayım derdi, diğerleri de bende göreyim bende göreyim derdi. Bu ODTÜ’deki rekabeti, bencilliği anlatmak için kendi aramızda uydurduğumuz bir espridir. Onun dışında girişimcilik okulla olmaz, sonradan olmaz. İnsanların genlerinde girişimcilik vardır, saklıdır, bu ortaya çıkartılabilir ancak. Dünyada tepe yöneticiler ya da hükümetler girişimcileri bulup  çıkarmaya çalışırlar.  Türkiye bunu sonradan farketti. Bir ülkenin büyüklüğü kuruluşlarının değeri kadardır. Kendi firmaları dünyada, kapitalist sistemde ne kadar değerliyse o ülke o kadar büyüktür. Katma değeri firmalar yaratır, firmalar para kazanır,  ülkeler kazanır. Amerika’daki şirketlere dönün bakın Türkiye ekonomisi son 10 yıldır iyi bir şekilde büyüyor. Türkiye’deki İMKB’de yer alan firmalarımızı ya da Türkiye’deki en büyük 500 firmamızı alın cirosunu toplayın Amerika’daki firmaların içerisinde ancak 3.sıradaki bir firmaya  eşdeğer konumda oluyor. Yani ülkelerin büyüklüğü şirketlerin büyüklüğü ile ölçülür. Şirketleri de girişimciler büyütür. Dolayısıyla hükümetler girişimcileri desteklerler, arar, bulurlar, teşvik ederler. Girişimcilik elbette sadece genlerle olmaz, insanın içinde vardır o ama eğitimi, bilgisi, birikimi, dünya görüşü ile birlikte o girişimci başarılı olur. Her girişimci başarılı olamaz. Kişinin girişimci özelliği vardır ama yeterli bilgiyle donatılmamıştır, yanlış bilgilerle donatılmıştır o zaman başarısızlığa mahkumdur. Ülke olarak girişimcilere ihtiyacımız var. Girişimcileri hükümetimiz yeni farketti, korumaya, kollamaya, desteklemeye başladı, onun için KOSGEB’in girişimcilik  destekleri bu nedenledir.

“İş hayatında başarılı olmanın altında olmazsa olmaz temel şey bilgidir, birikimdir, bilgi güçtür!”

16-Sizce iş hayatına yeni başlayan birisinin başarılı olması için kriterler nelerdir?

Bir gencin iş hayatında başarılı olabilmesi için, önce kişilerin kendilerini donatması lazım. Neyle donatması lazım, bilgiyle donatması lazım, bilgi güçtür!  Ne kadar bilgili olursa o kadar güçlü olacak, kendini o kadar iyi satacaktır. İş hayatında başarılı olmanın altında olmazsa olmaz temel şey bilgidir, birikimdir. Zamanı boşa geçirmemek lazım. Gençlerimizde en temel sıkıntılardan birisi bu. İşin bir de etiket kısmı var , etiket kısmı da  hangi bölümden hangi okuldan mezun olduğunuzla ilgili, bu etiket kısmı işe girerken gerekli. Diyelim ki çok iyi bir okuldan mezun oldunuz, işe girerken işe alımınızda işinizi kolaylaştırır. Ama kapıdan girdikten sonra artık o etiket bir işe yaramaz, ondan sonra bilginizi ortaya koymanız lazım. Evet bir etiket, bir ünvana ihtiyaç var, sonra bilgiye ihtiyaç var. Ondan sonra da kişi kendi hedeflerini ortaya koymalı. Başarı için hayal etmek, hedef koymak lazım.Gençlerin başarılı olması için etikete, bilgiye, hedefe ve şansa ihtiyacı var.

17- İş hayatında başarılı bir yönetici olmanın kriterleri nelerdir?

 İşe girdiniz, biraz önce saydıklarım içerisinde etiketin bir anlamı kalmadı. Saydıklarım arasında bilgi yine geçerli, başarılı bir yönetici olmak için. Bir yöneticinin de hedefi olmalı ve bir yöneticinin de şansa ihtiyacı var. Ama bu 3 tanesi dışında yönetmeyle ilgili bir özelliğinin olması lazım. Herkes yönetici olamaz, herkes için de çok uygun değildir yönetici olmak. Bir grubu bir ekibi yönetmek, çekip çevirmek, onları yönlendirmek kolay değildir, herkesin de arzu ettiği bir şey değildir. Buna istekli ve buna uygun olmak yani yönetme güdüsüne sahip olmak, bazı insanlarda bu vardır, yani yönetme güdüsü, yönlendirme güdüsü. Bu da varsa  onun dışında  ekibinize hedef göstermeniz kalıyor geriye. Bir yöneticinin, bir liderin en önemli özelliği kendi ekibine hedefi göstermektir. Bu da yetmez. Hedefe giderken çalışanlara uygun ortamı hazırlaması lazım diyorum.

18- Son olarak İş’te Kariyer okuyucuları için neler söylemek istersiniz?

Açıklık, samimiyet, dürüstlük bunlar bence önemli, insanın kendi değerlerini ortaya koyması lazım. Ben açıklıktan, samimiyetten dürüstlükten hiç kopmadım, kopmamaya çalıştım. Hep uzun vadeli düşündüm. Geçmiş dönemlerde hep kısa vadeli düşünseydim ciddi paralar kazanma ihtimalim, şansım vardı. Olaylara uzun vadeli bakmak, açıklık, samimiyet, dürüstlüğü elden bırakmamak, inanılan, sevilen işi yapmak bence en önemli tavsiyem, mesajım olur genç arkadaşlara. Sevdikleri işi bulmalarını öneriyorum. Bir işi seviyorsanız, çalışmıyor sayılırsınız. Sevdiğiniz işi bulmanızı bütün genlerinizle o işe sarılmanızı ve uzun vadeli düşünmenizi tavsiye ediyorum.

İş’te Kariyer Başlıyor…

Hayatımın kariyer planlamasında kırılma noktası yaşadığım bir dönemdeyim. Önümde seçenekler var, seçenekler arasında  vereceğim karar hayatımın bundan sonraki yıllarını şekillendirecek. İşte tam bu noktadayken  İş’te Kariyer projesi fikri doğdu. İş’te Kariyer bundan sonra web sitemin en gözde bölümünü oluşturacak.

İş’te Kariyer, iş hayatında kariyerinde çok iyi yerlere gelmiş, alanında uzman kişilerle  yapacağım röportajların yer alacağı bir bölüm olacak. Kısacası iş hayatından kesintileri buluşturacağım sizlerle. İş hayatına henüz atılmamış ya da kariyerin henüz başında olan kişilere ışık tutacağını düşündüğüm bu proje şimdiden sabırsızlandırıyor beni…

“Günümüzde iş bulmak oldukça zor”; Türkiye’de  her iki kişinin ağzından bu cümleyi duyarsınız.  Oysaki iş bulmak zor değil, zoru oluşturan iş bulmanın zor olacağı konusundaki önyargılarımız, kendi düşünce gücümüz. Düşünce gücünü besleyen ise, umutlarımız, hayallerimiz. İnsan istediği, azmettiği bir konuda karşısına hangi engel çıkarsa çıksın başarılı olabilir, bunu da beyin gücüyle başarır. Kariyerinde iyi yerlere gelmiş kişilerle yapacağım röportajlarda aslında iş bulmanın, kariyer basamaklarını tırmanmanın  o kadar da zor olmadığını onlardan tecrübe edineceğiz.

İş’te Kariyer ile, bundan sonra haftada bir gün bir kariyer yolculuğuna çıkacağız, yolculuğumuz başlasın…!